bannnerfinal1.jpg

Yücel ÖZKORUCU

Çanakkale Seferinde Umutlar Tükenirken

Gelibolu Yarımadası’na tıkanmış hale gelen cephe hatlarının durumunu iyileştirmek için yapılan girişimlerin ardından, bu tıkanıklığı açmak için başlatılan Ağustos 1915 İngiliz taarruzları da İtilaf kuvvetleri için bir yarar getirmemişti. Bu düğümün Anafartalar bölgesinden çözülmesi için ayın ilk haftasından sonraki günler boyunca sürdürülen faaliyetler çözümsüz kalmıştı. Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanı General Ian Hamilton, Çanakkale cephesinin bundan sonraki aşamaları için İngiltere’ye rapor vermiş ve bir kez daha takviye kuvvetlerine ihtiyaç olduğunu belirtmişti. İngiliz hükümeti her ne kadar Çanakkale Boğazı’nın aşılmasının ve bunun bir an önce yapılmasının önemini takdir etmiş olsa da gelinen en son noktanın ardından özellikle batı cephesi olmak üzere, birinci dünya savaşının cereyan ettiği her iki cepheyi de kontrol etmek mecburiyeti vardı. Üstelik Fransız hükümetinin tüm isteksizliğine rağmen General Joffre’ın sonbaharda batı cephesinde bir taarruz yapılması konusunda İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener’i ikna etmesi, Çanakkale Cephesi için geriye az sayıda bazı seçenekler bırakmıştı.

 

Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanı General Ian Hamilton

 

Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood’un sorumluluğundaki önemli bölge ile Ağustos ayının ilk haftasından sonra Anafartalar kesiminde teşkil edilmiş olan 9’uncu İngiliz Kolordusunun sorumluluğundaki bölgenin en verimli bir biçimde birleştirilmesi gerekmişti. Bu bağlantının sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi ve Anafartalar bölgesindeki zaten kıt olan hâkim alanın bir nebze olsun artırılması sağlanmalıydı. Gelinen noktada bunun biricik yolu Bomba Tepe’nin ele geçirilmesine bağlıydı. 21 Ağustos 1915 günü yapılan ve İngilizler adına hüsran ile sonuçlanış olan taarruz planında Bomba Tepe’nin ele geçirilmesi de vardı. Bu teşebbüsün sonuç vermemesiyle birlikte mevcut durumdaki vaziyetin muhakkak iyileştirilmesinin gereğine inanılarak General Cox’un ısrarı ve inancı, General Birdwood’un durumu Hamilton’a taşımasıyla Bomba Tepe üzerine müstakil bir taarruz daha düzenlenmesine karar verilmişti. Deniz ve kara toplarının da taarruza katılan birlikleri himaye etmesiyle beraber 27 Ağustos 1915 günü başlatılan bu taarruz, bir sonraki günün sabahına dek devam ettiği halde, bir kez daha önemli bir sonuca ulaşılamamıştı. [1] Sonrasında da doğal olarak Gelibolu Yarımadası’ndaki tüm muharebe hatlarında siper hayatına geçilmişti.

 

 

Fransız General Joffre ve İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener

 

Bir ara Fransa’dan Çanakkale cephesine takviye kuvvetler geleceği haberi üzerine General Hamilton yeni bir umuda sahip olduğunda neşesi bir kez daha yerine gelmişti ama bir süre sonra batı cephesinde yapılmak istenen sonbahar taarruzu sebebiyle General Joffre ve İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener’in anlaşmaya varmış olmaları işleri değiştirmişti. Daha önceden Çanakkale cephesine Fransız askerlerinin gönderilmesi fikrine karşı General Joffre’da taraftar görünmesine rağmen, bu sıralarda kendisinde yeni bir fikir daha filizlenmişti ve bu fikir üzerinde çalışmıştı. Fransa’da sonbaharda yapılacak taarruz fikri artık projeye dönmüştü ve bunun üzerinde çalışmalar yapılmaya başlanmıştı. Her ne kadar Fransız hükümeti bu fikre sıcak bakmıyor olsa bile General Joffre tuttuğunu koparmış ve batı cephesindeki sonbahar taarruzu için Kitchener’i ikna etmişti. 26 Ağustos 1915 tarihinde Fransız Kolordusunun başında bulunan* General Bailloud, Çanakkale’den Paris’e verdiği bir telgrafta Anafartalar bölgesinde gerçekleştirilen taarruzun tamamen başarısızlığa uğradığını haber vermişti. Fransız hükümeti bu haberi alır almaz hemen iki gün sonrasında en kısa sürede Çanakkale cephesine takviye kuvvetleri gönderilmesi gerektiği görüşüne karar birliği ile varmıştı. Alınan kararlardan birisi de gönderilecek olan takviye kuvvetlerinin Anadolu yakasına çıkarılması ile ilgiliydi. Bu karara varıldığı zaman Fransa’nın Dış İşleri Bakanlığı yeni bir öneri ile karşılaşmıştı. Bu öneriye göre, Fransız kuvvetlerinin yeni bir cephede harekâtta bulunması ve bu harekâtın Çanakkale’deki İngiliz ordusu ile yakından irtibatlı olması gerekecekti ve harekâtın birleştirilmesi için İngiltere’nin rızası alınacaktı. Fransa’dan gönderilecek olan tümenlerin nakliyesi için İngilizlerden gemi istenecek ve birliklerin karaya çıkarılması için donanmanın yardımı beklenecekti. Ayrıca Midilli ve Mondros’ta Fransızlar için büyük bir harekât merkezi kurulması için yine yardım rica edilecekti. Fransa hükümeti her ne kadar bu minvalde hareket ederek, kararlaştırılan düşünceleri faaliyete geçirmek istese de, General Joffre’ın düşüncesi ve çalışmaları tamamen başka yöndeydi. Eylül ortalarında Fransa’daki taarruzun gerçekleşmesi için gereken hazırlık tamamlanmıştı. General Joffre bir başarısızlık halinde bu taarruzu sürdürmekte ısrar etmeyeceğine dair söz vermişti ama aynı zamanda 22 Eylül’e kadar Fransa’nın dışına asker gönderilmesini kesin olarak reddetmişti.** General Joffre’ın gizli bir dokunulmazlığı var gibiydi ve hükümetin kararı karşısındaki bu kesin duruş işleri karıştırmıştı. Fransa Cumhurbaşkanı, General Joffre’a Çanakkale Boğazı’nın açılmasının çok daha fazla yarar getireceğini ve bu hareketin batı cephesinde kazanılacak birkaç kilometre alanın elde edilmesinden daha etkili bir kazanım olacağını ihtar ederek fikrini değiştirmeye çalışması da bir işe yaramamıştı.

 

 

*General Bailloud geçici olarak kolorduya vekâlet etmekteydi. General Joffre, 22 Haziranda 3’üncü Fransız Ordusuna komuta etmekte olan General Sarrail’i bu görevden ayırmıştı. Bu görev yerine Çanakkale cephesindeki Fransız Kolordusu Komutanlığı görevi kendisine teklif edilmişti. Ancak General Sarrail’in yakın çalışma arkadaşları hükümete bu görevlendirmenin uygun olmayacağı yönünde olağanüstü baskı uygulamışlardı. Bir ordu komutanının kolordu komutanlığına tayin edilmesi ile şeref ve mevkisinin sarsılacağı öne sürülmüştü.

 

**General Joffre Fransız ordusunun başkomutanıdır.

 

Fransız hükümetinin Çanakkale cephesini takviye etmek için göndermek istediği dört tümen kuvvetindeki birlikleri İngiltere’ye bildirmişti ama bu gelişen duruma göre, kuvvetlerin Eylül ayı sonuna kadar gönderebilmek için hiçbir ümit olmadığı ortada olmakla birlikte bu kuvvetlerin nasıl istihdam edileceklerine dair de ortada bir plan yoktu. Bununla birlikte Paris’te General Joffre’ın kurmaylarından oluşan bir heyet Çanakkale cephesinde yapılacak olan bir çıkarmanın incelenmesi için görevlendirilmişti. Heyet 21 Ağustos’ta genel durumu tamamen tetkik etmiş ve ortaya bir sonuç çıkarmıştı. Bu sonucun işaret etmiş olduğu noktada, Çanakkale Boğazı’nın Anadolu Yakası’na yapılacak olan bir çıkarmadan sonraki on gün geçtiğinde Türk savunmasının Fransızların karşısına 165.000 muharip kuvveti çıkarabileceklerdi. Buna göre rapor böyle yeni bir çıkarma düşünülmesi halinde bu harekâtın 13 tümenden daha az bir kuvvetle yapılmamasını tavsiye ediyordu. Bu kadar büyük bir kuvvetin Fransızlar ile tamamlanamayacağı ortadaydı ve akla gelen İtalyanlardan kuvvet istenmesi olmuştu. Şayet işler bu yönde gelişir ise Çanakkale cephesinde bulunan bütün İngiliz, Fransız ve İtalyan kuvvetleri bir Fransız başkomutanın emrine verilecekti. Çanakkale’de bulunan Fransız ve İngiliz gemileri de yüksek bir askeri komuta altında olacaklardı. General Joffre’ın kurmaylarından oluşan bu heyetin tavsiyelerine şöyle bir göz gezdirilecek olursa, bu heyetin Joffre’ın hareketlerine endeksli olarak görüş birliği yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Bilhassa raporlarında belirtilen son tavsiyeye göre, batı cephesinde yapılacak olan harekât sonunda önemli bir sonuç almadan Çanakkale’ye yapılacak olan yeni bir çıkarma girişimine başlanmaması net olarak belirtilmişti. General Joffre, Savunma Bakanlığı’na vermiş olduğu bir rapor ile Çanakkale cephesinde sonuç aramak için 13 tümen gönderilmiş olsa bile başarının katiyen garanti olmayacağını hatta tamamen başarısız olunacağını ve bu şekilde çok üzücü sonuçlar alınacağı hükümete ihtar edilmişti.

 

 

“Çanakkale’yi zorlayan ve burasını bize alacak olan İngilizlerdir. Bugün Çanakkale’nin tahliyesi, İngiliz mağlubiyeti demek olur. Yarın ise, takviye kuvvetleri gönderdiğimiz takdirde başkomutanlık meselesi ile karşılaşacağımız gibi bir mağlubiyet halinde de Fransa mağlup edilmiş sayılacaktır…” General Joffre [2]

 

 

 Kaiser II. Wilhelm, Bulgaristan'ı işaret eder

 

General Joffre’ın Fransız hükümetine sunduğu ikazlar mantıklıydı ve yerli yerindeydi ama buna rağmen hükümeti kararından dönmeye yetmemişti. 7 Eylül tarihinde General Joffre’a kesin bir emir verilerek, İtalyanların Çanakkale cephesi için herhangi bir şekilde birlik göndermeyi reddetmesine rağmen, dört tümeni ve altı ağır topçu grubunu Ekim ayının ilk haftasında Marsilya’dan Çanakkale için nakliye gemilerine binmeye hazır hale getirilmesi için ihtarda bulunulmuştu. General Joffre tarafından da hükümete bir rapor gönderilmişti. Bu rapora göre batı cephesinde yapılacak taarruz için başkomutanın eldeki bütün kuvvetin varlığına göre harekâtı yönlendirileceğini ve buna göre kuvvetlerin değerlendirilmesinin lüzumu olduğu bildirilmişti. Bununla birlikte Çanakkale gönderilmek üzere istenen 13 tümen büyüklüğündeki kuvvetin gereğinden fazla abartılı olduğu ve her ne kadar tehlikeli de olsa, altı tümen büyüklüğünde bulunan bir kuvvetin bu iş için yeterli gelebileceği bildiriliyordu. 11 Eylül tarihinde Fransa’nın kuzeyindeki Calais’de, Lord Kitchener, Sir John French, Fransız Harbiye Nazırı, General Joffre ve General Sarrail’in katılımlarıyla bir konferans gerçekleştirilmişti. Bu sürede iki İngiliz tümeni ile dört Fransız tümeninin Marsilya’da 10 Ekim’de gemilere bindirilecek şekilde hazır edilmeleri ve bu kuvvetlerle beraber düzenlenecek olan yeni harekâta Kasım ayı ortalarında başlanılmasına karar verildiğinde Fransa’da gelişmeler bu çerçeve içindeydi. General Joffre konferansın ardından lord Kitchener’a bu harekete güveni olmadığını ve Çanakkale cephesinde Anadolu Yakasına altı tümenlik bir çıkarma yapılmasının yeterli olmayacağını belirtmişti. Üstelik bu kuvvetlerin başına getirilmesi düşünülen General Sarrail’in sevk ve idaresine o kadar da güvenilemeyeceğini söylemişti. General Joffre, Lord Kitchener’i de kuşkuya düşürüyordu. Kitcehener bu konferansın ardından General Hamilton’a gönderdiği bir telgrafta Fransızların son zamanlarda geliştirmiş oldukları hareketlilik konusuna biraz mesafe ile yaklaşılması gerektiğini bildiriyordu.

 

 

General Sir John French

 

General Hamilton’ı ilk öğrendiği anda heyecana sürükleyen bu Fransa kaynaklı haberin ardından geçen süreç içinde ümitlerinin sönmesinde pek çok haklı sebep vardı. Bunlardan başlıca kısımlar şöyleydi; takviye birlikleri öncelikle batı cephesinde yapılacak bir taarruz sonrasında gönderilebilecekti. Bu gelişmeye göre, Çanakkale cephesindeki genel vaziyeti anlamak icap ediyordu. Buradaki İtilaf Devletleri’ne ait kuvvetlerin son zamanlarda yapılan taarruzlarda verilen kayıplarının dışında, en az o kadar önemli ölçüde hastalıktan kırılan askerler yüzünden mevcudun sürekli eksilmesi endişe sebebiydi. Bununla birlikte bölgeye gönderilmesi düşünülen takviye kuvvetlerin geliş zamanı kış şartlarına geçişte ve devamında yaşanacak olan fırtınalar, yağışlar ve soğuk gibi doğal sebeplerle harekât imkânının önemli ölçüde kısıtlanacağı anlamına geliyordu. Böylece bu şartlarda gelen kuvvetlerin bölgede etkin olmasından ziyade, onların mevsim şartlarının zorluklarıyla mücadele içine atmaktan başka ümit edilen bir fayda olmayacaktı. Şartların bu şekilde seyir etmesi halinde bu kuvvetlerden ne kadar fayda sağlanabilirdi. Bu kuvvetlerle birlikte vakit kaybetmeden yapılacak bir taarruzun getireceği yüksek faydalar daha sonra elde edilemeyecekti ve bu durum zaten başarı ümidinin en baştan kırılması demek oluyordu.

 

 

General Ian Hamilton

 

Henüz Anafartalar bölgesine 6/7 Ağustos 1915 gecesi yapılan çıkarmaların havadisi ilk olarak bölgedeki komutanlıklara ve hemen peşinden 5’inci Ordu Komutanlığı’na ulaştığında gerilim daha o anlarda yükselmişti. Bu gerilim ile beraber mesele elbette ki, anında Başkomutanlık Vekâletine iletilmiş ve derhal bölgesel anlamda yeni cephe için atılacak adımlar belirlenmeye başlanmıştı. Bu bölgedeki yeni gelişen şartlar Almanya için de çok önemliydi. Çıkarmaların başladığı ve bu haberin Alman makamlarının önüne düşmeye başladığı sıralarda Amiral Tirpitz vaziyetin çok ciddi ve tehlikeli olduğunu görmüştü. Çanakkale cephesinin bu harekât sonunda düşmesi riski göze alınacak türden değildi ve genel harbin gidişatı adına Osmanlı Devleti açısından olduğu kadar Almanlar içinde vahim sonuçlar içeriyordu. İngilizlerin Çanakkale cephesi üzerinde geliştirmeye çalıştıkları her durum yakından takip edilmeye çalışılmakla beraber, aynı zamanda bu cephenin dayanabilmesi için Alman denizaltılarının Akdeniz sularında daha fazla harekette bulunmaları ve İngilizlerin Çanakkale ile ulaşımlarında büyük aksaklıklar yaşamalarına yol açılması düşünülmüştü. Alman Genelkurmay Başkanı General Falkenhayn Çanakkale Boğazı’nın korunması için hangi tedbiri almak lüzumu varsa, onun muhakkak yapılması gerektiği görüşüne sahipti. Yine Falkenhayn’ın düşüncesine göre, batı cephesinde Almanların bulunduğu cephe hatlarına yapılacak bir İngiliz – Fransız taarruzunun üstesinden gelinebilirdi ve buna göre genel savaş hattında Çanakkale cephesinin korunması ve bir şekilde Sırbistan’ın ortadan kaldırılarak bu cepheye yardım ulaştırması gerekiyordu. General Falkenhayn da Çanakkale cephesinin düşmesi halinde Bulgarların taraf seçimini İtilaf Devletleri’nden yana çevireceğini biliyordu. Gelinen aşamada buna sebebiyet verebilecek her unsur incelikle ele alınmalı ve lüzumu oluştuğu anda tedbir derhal alınmalı ve etkin bir biçimde ortaya konulmalıydı. General Falkenhayn bu düşüncesini rastgele analizlere dayanarak yürütmüyordu. Rusların mevcut durumunda iyi bir nokta bulunmuyordu ve mağlubiyetleri tüm tarafların gözüne batıyordu. Buna bir de General Ian Hamilton’ın Akdeniz Seferi Kuvvetlerinin başkomutanı olarak Gelibolu Yarımada’sındaki başarısızlıkları da eklenirse, Bulgaristan’ın Merkez Devletlerinin tarafına eğilim göstermeye başlamaları ve bunun belirtilerinin biraz daha açık olması çok anlamlıydı. Birinci Dünya Savaşı’nın gelinen noktasında bu avantajı kaçırmamak için baskın düşüncenin öne çıkması gerekiyordu. Bu yüzden Almanların görüşleri ve savaşın seyrini iyi okuyarak idare etmeleri çok önemliydi.

 

 

Alman General Falkenhayn

 

Almanya’da öne çıkan görüşlerin elbette ki bir yeri vardı. Bulgaristan tarafından, 6 Eylül 1915 tarihinde Alman ve Avusturyalılarla yapılmış olan bir mukavele sonucunda ilerde yapılması olası bir Sırp taarruzunda her devletin Sırp topraklarında sergileyecekleri faaliyetler ve hareket edecekleri mıntıkalar kararlaştırılmıştı. Bir ölçüde Bulgaristan’ın tarafını bu dönem içinde kavramak pek de zor olmasa gerek. Bulgaristan ile yapılan anlaşma gereklerinden Avusturya bir ölçüde rahatsız olmuştu ve bunun gerekçesi olarak da Rus taarruzlarının devamından çekinilmesi olarak öne sürülmüştü. General Falkenhayn bu görüşü kabul etmiyordu ve Avusturya genel karargâhına bir yazı göndererek, Dünya savaş siyasetinin geldiği noktada Çanakkale cephesinin sağlam tutulması ve İngilizlerin buradan yenilgi içinde çıkması ve hatta mümkün ise çıkamaması başka hiçbir konu ile mukayese edilemeyecek kadar önemli olduğunu belirtmişti. Bilhassa Bulgaristan tavrını bu noktaya getirmişken meseleyi soğutmanın hiçbir âlemi yoktu. Bu sıralarda Fransa’da Çanakkale Boğazı’nın Anadolu yakasına yapılması düşünülen çıkarma için kararlılık devam etmekteydi ama Eylül ayının sonuna gelindiğinde balkan Devletleri’nde işlerin karışmaya başlamasıyla birlikte Bulgaristan’ın da seferberlik ilan etmesi işlerin sarpa sarmasına sebep olmuştu. Bu gelişmeler ve karmaşa içindeki belirsizlik atmosferi yayılmaya başlayınca Fransızları Çanakkale cephesine kuvvet göndermesi ve Anadolu Yakası’na çıkarma yapılması görüşü tamamen düşmüştü. Bulgaristan’ın seferberlik yapmaya gitmesi anında Yunanistan ve Sırbistan’ı hareketlendirmişti. Bu devletler derhal İngiliz ve Fransızlara müracaat ederek Yunanlıların antlaşma koşullarına sadık kalabilmelerinin temin edilmesi için 150.000 kişilik bir kuvvetin gönderilmesini istemişlerdi. Aslında Sırp hükümeti daha önce yaptıkları anlaşmalara dayanarak komşuları Yunanistan’dan bu sayıda bir kuvvet talebinde bulunmuşlardı. Ne var ki, Yunanistan’ın kendi doğu sınırlarını korumaya ihtiyacı olduğundan, böyle bir kuvveti verememişti. Bu nedenle Fransa ve İngiltere’den yardım istenmişti. İşlerin bu şekilde karışması neticesinde Fransızlar hiç tereddüt göstermeden bu öneriyi kabul etmişlerdi ve hemen ardından da İngiltere de olumlu karşıladığını bildirmişti. Bu gelişmelerden sonra Çanakkale cephesine bakış ve ilgi odağı neredeyse dağılmış gibiydi. Lord Kitchener 20 Eylül’de bir telgraf ile General Hamilton’a Çanakkale cephesinde bulunan iki İngiliz ve bir Fransız tümeninin Selanik bölgesinde vazife yapmaları için buradan geri alınacaklarını bildirmişti. Çanakkale için ayrılmış olan ve hatta bazılarının da yolda bulunmasına rağmen bir kısım takviye kuvvetlerinin de bu yeni cepheye gönderilmeleri gerektiği bilgisi de telgrafta yer alıyordu. General Hamilton için Anafartalar taarruzunun ardından düşen umutlar ve sonrasında Fransız kuvvetlerinin gönderileceği haberi ve daha sonra da Çanakkale cephesinden birlik alınacağı bilgisi biraz fazla olmuştu. Aynı telgrafta belirtilen hususlarla beraber General Hamilton’ın, Anafartalar bölgesini tahliye edebileceği de belirtiliyordu. Bunun taşıdığı mananın arka planı gayet açıktı. Bu telgraf bir anlamda Çanakkale seferinin artık sona ermiş olduğunu işaret ediyordu. Anafartalar bölgesinin tahliye edilmesi, Yarımada’daki diğer cephelerin de artık gözden çıkarıldığını gösteriyordu. Üstelik Çanakkale’ye takviye kuvvetleri gelmeyeceği gibi buradan kuvvet çekilecekti. General Hamilton için artık başkomutanlığını yürüttüğü bu cephede söyleyecek bir söz kalmamıştı.

 

 

Avustralyalı Gazeteci Charles E. W Bean

 

Akdeniz Seferi Kuvvetleri genel karargâhının ve İngiliz hükümetinin bir başka önemli sorunu daha vardı. İngiltere ve Avustralyalı gazeteciler için cephe bölgelerinde katı kurallar vardı. Bu kuralların ana amacı toplumları tedirgin edecek ve umut kırıklığı yaratacak yorumlarla havadislerden uzak kalınması, savaş bölgelerinde uyulması gereken sansür kurallarına harfiyen bağlı kalınması gerekiyordu. Savaşın uzamasıyla birlikte gönüllü asker toplama faaliyetlerini sekteye uğratacak havadislerin yayını yerine, propaganda faaliyetleri ile orduya asker olarak katılması beklenen adayların iştahını artıracak yayınlara gidilmesi tercih ediliyordu. Çanakkale cephesi ele alındığında, muharebe bölgesinde gelişen olumsuzluklar her türlü bakış tarafından açıkça görülürken muhabirlerin bunu görmezden gelmeleri bekleniyordu. Bölgedeki genel karargâh ve burada bulunarak orduya bağlı kalmaları gereken muhabirler arasındaki ilişkiler düzenli olarak yürümüyordu. Gazeteciler üzerinde kurulan baskı olumsuz sonuçlar veriyordu. Askerler gazetecilere karşı anti-pati duyuyorlar ve onlardan her zaman tedirgin oluyorlardı. Bu askerlerden Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood, çıkarmalar yapılmadan önce yayınladığı bir emirde subay ve erlerin basın muhabirlerine her türlü askeri bilgi vermelerini kesin olarak yasaklamıştı. Öyle ki, muharebe bölgelerinde hareketleri şüpheli bulunan ve başına buyruk hareket eden sivil şahısların izin belgeleri bulunsun ya da bulunmasın derhal tevkif edilmeleri istenmişti. Özellikle de çıkarma zamanında bu muhabirlerin ayakaltında olmaları istenmiyordu ama gazetecilerden Ellis Ashmead Bartlett 25 Nisan 1915 günü Anzak sahiline malzeme taşıyan bir filikaya atlayarak gelmişti. Geçici bir buhrana sebep olan bu hareketi sonrasında derhal bir subay tarafından alıkonulmuş ve tutuklanmıştı. Bartlett bu olayın hemen ardından kendisine karşı takınılan tavırlara ve sertliğe baktığında bir an için orada derhal kurşuna dizileceğini zannetmişti. Akdeniz Seferi Kuvvetleri Genel Karargâhının sürekli emirleri arasında dikte edilen genel kuralların arasında subay ve erlerin, özel yetkileri olmadan, basın muhabirlerine askerî olaylar, planlar ve tertipler hakkında her türlü bilgi vermeleri yasaktı. Muhabirlerin, önceden genel yetkiliden muvafakat almadan, subay ve erlerden bu gibi bilgileri istemeleri men edilmişti. Bu basın görevlilerinin arasında Charles Bean ve Henry Nevinson sahada daha rahat çalışabilmek için biraz daha politik tutum sergileyerek muteber görülen kişiler olarak belirlenmişlerdi ama bu isimlerin dışında kalanlar ise daima şüphe uyandırmış ve dikkatler üzerlerinde toplanmıştı. Yüksek mevki işgal eden askerler tarafından muharebe bölgesinde devam eden kendi davalarına yardımcı olmayan muhabirler tepki sebebi oluyorlardı. Bu sempati duyulmayan gazeteciler konumlarında güçlü olmaları ve nüfuzlarını iyi kullanmaları sebebiyle bölgede olan bitenler hakkında endişe duyduklarında derhal bunları şikâyet konusu haline getiriyorlardı. Bu etkili muhabirlerin haberleri Londra’ya ulaştığı zaman ilgi ile okunuyordu. Örneğin burada bulunan gazetecilerin bir tanesi Gökçeada’daki kendisine ayrılan yerden Yarımada’ya bir kez bile adım atmamış olmasına rağmen, General Hamilton ve maiyeti hakkında harekâtın olumsuzluğunu içeren uzun yorumlar ile eleştirileri gündemine almıştı.

 

 

Gazeteci Charles Bean ve arkasında E. Ashmead Bartlett

 

İşinde pek yetkin ve başarılı bir gazeteci olan Ellis Ashmead Bartlett, yetkili askerlerin kendilerine aktardığı bilgileri hiçbir zaman güvenilir bulmuyor ve olan biten hakkında pek çok üstü örtülü bilgilerin kendilerine verildiğini düşünüyordu. Muharebe bölgelerinin sahillerine bakıldığında doğrudan göze çarpan yaralı askerlerin vaziyetleri ve bunların bir türlü arkalarının kesilmemesinden daima olan biten hakkında şüphe duyuyordu. Burada işlerin yolunda gidip gitmediği hakkında daima karamsar görüşler besliyordu. Sivri dilliydi ve uzlaşılmaz genel yapısı ve kibir taşıyan tutumu ile beraber kinayeli sorular sorması kurmay heyetini çileden çıkarmıştı. Bartlett’in gazetesine gönderdiği haberlerin elbette ki Türklerin kulağına gittiği biliniyordu ve istihbarata karşı koyma meselesinde sıkıntı verecek durumların meydana gelmesinden çekiniliyordu. Muharebe bölgesinden dışarıya sızdırılacak her olumsuz haberin Türklerin cesaretini artırmak için kaynak teşkil edeceği göz önünde bulundurulmalıydı. Bu konu hakkında sansür uygulaması asker ve subay mektuplarına dahi katı bir şekilde uygulanırken, aralarındaki bir gazetecinin bu bölgelerden olumsuz haber yayıp durması kabul edilebilir gibi değildi. Sonunda ele almış olduğu bir yazı sebebiyle kendisine sert bir ihtar verilmişti. Bu yazının ardından Bartlett’in gelecekte yalnızca sorun çıkarmaktan başka bir işi görev edinmediği bile düşünülmeye ve tedirginlik duyulmaya başlamıştı. Bu ihtar meselesi Bartlett’i fena halde incitmişti ve sonunda tutumunu yumuşatmak yerine daha da katılaşmaya başlamıştı. Bilhassa İngiliz Genel Karargâhı’na ve kurmaylara karşı tamamen aksileşmeye ve düşmanca tavırlar sergileyerek onları hor görmeye başlamıştı. General Hamilton’ın da notları arasına bu tavırlar düşülmüştü ve Bartlett hakkında en başından itibaren olduğu gibi devamında da hakkındaki görüşleri olumsuzluk içeriyordu; “Kendisine itimat caiz değildir. Tenkidi adet edinmiş olup, her şeye en karamsar görüş noktasından bakar…” Ne var ki, Bartlett’in Yarımada’da olup bitenleri her türlü kısıtlamaya rağmen Londra’ya aktarma planları vardı. Gökçeada’da Avustralyalı gazeteci Keith Murdoch ile karşılaştıklarında, birbirlerine yakın görüş ve düşünceler taşıdıklarını çok çabuk kavramışlar ve birlikte bir plan hazırlayarak İngiliz Hükümeti’ni olup bitenden haberdar etmenin yolunu aramışlardı.[3]

 

 

Ellis Ashmead Bartlett

 

Ağustos 1915 taarruzlarının da İngilizler adına hüsranla sonuçlanması üzerine, harekâtın başından itibaren gelişmeler hakkında bir türlü olumlu izlenim edinememiş olan İngiliz Gazeteci Ashmead Bartlett basın için bir tek olumlu havadis ulaştırmak için sebep bulamıyordu. Özellikle son Ağustos harekâtının ardından o ana kadar yürütülen strateji ile beraber bu harekâtın da en başından itibaren olumsuzluklar içermesi karşısında dilini daha da sertleştirmişti. Artık yalnızca stratejiyi değil aynı zamanda harekâtı dizayn eden komuta heyeti hakkında da sert ve incitici görüşler belirtmeye başlamıştı. Bunun üzerine ordu karargâhı onun Londra’ya gönderdiği yazıları tamamen sansür altına almıştı. Keith Murdoch ile birlikte bu sansürü delmenin ve doğrudan Başbakan Herbert Asquith’e bir mektup iletmenin yolunu bulmuşlardı. Bunu Murdoch eliyle yapacaklardı ama aralarındaki plan açığa çıkmış ve Murdoch İngiltere’ye giderken Marsilya da tutuklanarak mektuba el konulmuştu. Sonrasında serbest kalan Murdoch, Bartlett’in mektubunun neredeyse aynısı olacak biçimde 8000 kelimeden oluşan bir başka mektup hazırlayarak bunu Avustralya Başbakanı Andrew Fisher’e göndermişti. Tabi mektubun bir örneği de İngiltere’ye gönderilmiş, burada yankılanmaya başlamış ve bu Çanakkale Seferi’ne baştan bu yana karşı olanların yaygara koparması için bir fırsat haline gelmişti. Mektup hadisesi ordu karargâhında da öğrenildikten sonra Bartlett’in savaş muhabirliği görevine son verilmişti. Mektup aşağıdaki gibidir;

 

 

Sayın Asquith

 

Size böylesine rahatça yazıyor olmamı mazur göreceğinizi umuyorum, ancak, bu mektubu size elle ulaştırma imkânına sahibim ve kesinlikle meselelerin gerçek yüzünü buradan öğrenmeniz gerektiğini düşünüyorum. Türklere karşı mutlak büyük başarılar gösterme yolundaki son büyük çabamız, Bannockburn Muharebesi’nden beri tarihimizdeki en korkunç ve pahalı fiyasko idi. Karargâhlar tarafından belirlenen planın en ufak bir başarı şansının bulunduğunu şahsen hiç düşünmedim. Keza, bu planın akim kalışını 9’uncu Kolordu’nun Anafarta Tepelerini zapt etmede başarısız kalışıyla açıklamaya yönelik gayretlerin gerçekle bir ilişkisi bulunmamaktadır. Operasyonlar, imkânsız bir ülkede, İşgalci Güçlerin, bir generalin kesinlikle beklenti hakkına sahip olamayacağı mikyasta, elde edilmesi imkânsız hedeflere kahramanca dalması ve hayatlarını feda etmesi suretiyle bir süre sürdü. Asıl hedef, Yarımada’yı Suvla Körfezi’nden ayırmak suretiyle Türk Ordusu’nun güney kanadını saf dışı etmekti. Bu nedenle, saldırının bütün ağırlığı bu hedef üzerinden yoğunlaştırılmalıydı. Bunun yerine, seçme birliklerden mürekkep ana saldırı, aşılması imkânsız, yoğun çalılıklarla kaplı dağlar ve vadilerdeki Türk mevzilerine yapıldı. Kumanda heyeti, en zor noktaları dikkatlice araştırmış ve sonra binlerce canı onları cephe taarruzlarıyla zapt etmek üzere ileri sürmüş görünmektedir. Az sayıda Gurkha Conkbayırı’ndaki bir mevziyi ele geçirmiş, ancak derhal Türklerin mukabil hücumlarıyla geri püskürtülmüşler ve ana hedef olan Kocaçimen Tepesi’ne hiçbir surette yaklaşılamamıştır. Şimdi, son derece kötü yönetilen 9’uncu Kolordu, Operasyonların nihai başarısızlığının tek müsebbibi olarak suçlanmaktadır.

 

9’uncu Kolordu’nun başarısızlığı, yeni ve eğitimsiz birliklerin cepheye sürülmesinden daha fazla kötü kumandaya bağlı idi. Generaller önlerindeki sahanın müphem yapısından başka bir bilgi sahibi değildiler ve birliklerin su ihtiyacının karşılanması yönünde hiçbir müspet gayret gösterilmedi. Bu nedenle, bu talihsiz gönüllülerin çoğu son derece sıcak havada bir şişe suyla üç gün yürüdüler ve ağır yükler altında ilerleyip müstahkem mevzilere hücum etmeleri beklendi. Boğaz boyunda metrislere sahip Anafartalar’a yeni takviye kıtaları sevk etmek için zaman kazanan Türklere 21 Ağustos’ta yeniden cephe taarruzuna geçildi. Bu hareketin en ufak bir başarı şansı olmadığı gibi, baş mağdurların özellikle Helles’ten getirilmiş talihsiz 29’uncu Tümen ve 2’nci Atlı Tümeni’nin (Yeomanry) olduğu başka bir kanlı fiyaskoya yol açtı. Bu savaşın sonucu olarak ortaya çıkan top yekûn zayiatımız, 6 Ağustos’tan bu yana 50000 ölü, yaralı ve kayıptır. Esasen, ordu acınacak bir vaziyettedir. Savaş gücü büyük çapta kaybolmuş, subay ve erlerin morali çökmüştür. Kötü idare ve kargaşa tarihimizde emsaline rastlanmaz bir boyutta cereyan etmektedir. Hâlihazırda en kötü vaziyet, Karargâh personelinin bütün kademelerinde güvenin tamamen yok olmasıdır. Komutanlığına gerçek manada güçlü bir şahsiyet geçirilmeden ordu kendine güvenini asla kazanamayacaktır. Tümen ve tugayların genç subayları arasındaki konuşmaları duyduğunuzda hayrete düşeceksiniz. Orduyu bir arada tutan geleneksel disiplin bir yana, birlikler karargâhlara karşı açık bir isyan halindedirler. Başkumandan ve maiyeti açıkça tartışılıyor, daha doğrusu, bütün personel onlardan sadece alayla bahsediyor. Bu tür şeyleri yazmak ızdırap vericidir; ancak, şimdiki halde memleketimizin çıkarları uğruna bunların size bildirilmesinin gerekli olduğuna inanıyorum. Ordunun başında gerçek bir kumandanın yokluğu onun disiplin ve etkinliğini tamamen mahvetmekte, tümen komutanları arasında şimdiye kadar tanık olunmayan her türlü kıskançlık ve suçlamaya zemin hazırlamaktadır.

 

Ordumuz hâlihazırda yeni bir taarruz kabiliyetine sahip değildir. Muhteşem sömürge birlikleri hemen hemen tükenmiştir. 29’uncu Tümen bir kez daha büyük kayıplar vermiş, yeni birlikler en cesur, en seçme subay ve erlerini yitirmiştir. Şimdiki vaziyette, en üst düzeyde takviyelerle bile yeni bir saldırının en ufak bir başarı şansının olduğunu düşünmüyorum. Yeni birlikleri ve yeni hazineyi feda etmeyi gerektirecek bu ümitsiz teşebbüsü haklı gösterebilecek yegâne faktör, Bulgaristan’la kurulması ihtimal dâhilinde olan yardımlaşmadır. O’nun yardımıyla bu müşkül vaziyetten kurtulacağımız şüphe götürmez. Ancak, Bulgaristan, Yunanistan ve İtalya’nın tavrı hakkında hiçbir şey bilememem dolayısıyla size sadece ordunun bulunduğu vaziyet ile gelecekte Türklerle yalnız olarak savaşmak durumunda bırakıldığımızda karşılayacağımız problemlerin gerçek yüzünü yazıyorum. Havalar şimdiden bozulma işaretleri vermekte olup büyük çaplı birliklerimizi sahilin diğer bir yerine sevk etmek için ay sonuna kadar istikrarlı bir düzelme olacağına dair güvenimiz de yoktur. Eğer yeni bir saldırı düşünülüyorsa, mevsim yakında bunun için çok geç olacaktır. Bu nedenle, gelmekte olan kışa hazırlık yapmalı veya orduyu bütünüyle geri çekmeliyiz. Nihai başarısızlığın itirafıyla ilgili politik sebeplerle Hindistan ve Mısır üzerinde yaratacağı moral etkiler dolayısıyla bütün maliyetine rağmen ikinci seçenekten kaçınmanın tercih edilebilir olduğunun düşünüldüğü kanaatindeyim. Savaş gemilerinin koruması altında birliklerimizin herhangi bir taarruzdan daha az kayıp vermek suretiyle geri çekilebileceğine kaniyim. Buradan yapılacak bir seferin geleceğinin, batıdan Fransızlarla aynı zamanda yapılacak olan yeni bir saldırının başarı seviyesine bağlı olduğunu da düşünmekteyim.

 

Kış planlarımızın parlak olduğunu düşünüyor görünmenin hiçbir yararı yoktur. Havanın istikrarlı olduğu değişik sahillerde yeteri kadar yedek levazım ve mühimmat stokunun yapılabilmesi halinde, Donanma ordunun elverişli hava şartlarında her türlü ihtiyaçlarının karşılanabileceğini düşünüyor görünmektedir. Talihsiz birliklerin durumu acınacak vaziyettedir. Yarımada’da idaremiz altında bulunan tek bir mevki yer almamakta, Helles, Anzac ve Suvla Körfezi’nin bütün noktalarında düşman silahlarının hâkimiyetinde bulunmaktayız. Bu kış boyunca bütün sahiller ve ön saflarla muhabere hatlarının daimi ateş altında kalacağı manasına gelmektedir. Özellikle Suvla Körfezi tehlike altındadır. Türk bombardımanında yeterli miktarda barut kullanılıyorsa da mühimmat bakımından sıkıntı içinde oldukları veya mühimmatı tasarruflu kullandıkları açıktır. Aksi halde, bazı noktalarda bizi Yarımada’dan çıkarmaları mümkündü. Ancak, taarruzumuzun bittiği ve kışlık karargâhlarımıza çekilmekte olduğumuzdan emin oldukları an, tahşidatlarını belli noktalar üzerinde yoğunlaştırma fırsatı bulacakları, aynı zamanda karargâhlardan büyük silahlar getirecekleri, bu nedenle, kış ayları boyunca sahillerde şimdiki bulunduğumuz durumdan daha şiddetli bir top ateşine maruz kalacağımız hatırda tutulmalıdır. Hâlen elimizde olan çok sayıda karargâh, kış esnasında su altında kalmaları dolayısıyla terk edilecek, düşmanın ani ataklarına karşı bizi koruyacak bir dizi yeni siperler yapılmak mecburiyeti doğacaktır. Bu surette, şimdiki mevzilerimizi daha az adamla tutabilir biz kısmını zaman zaman yakın adalarda dinlendirebiliriz.

 

Helles’i daha fazla sıkıntıya düşmeden tutabilmeliyiz; ancak hazırlıklarımıza zamanında başlasak bile Anzac ve Suvla Körfezlerinde olağanüstü zorluklarla karşılaşacağız. Birliklerimiz siperlerinde soğuk hava ve sürekli topçu ateşinin doğuracağı en üst düzeydeki zorlukları göğüslemek zorunda kalacaktır. Hâlihazırda ordudaki hastalık oranının gün başına kabaca 1000 kişi olduğuna inanıyorum. Kış esnasında bunun daha yüksek bir sayıya ulaşması mukadderdir. Mütalaası genellikle sağlam olup kış esnasında sadece hastalıktan ordumuzun mevcut kuvvetlerine denk gücünü kaybedeceğimizi düşünen bir general biliyorum. Bu bir abartma olabilir, fakat bütün şartlarda kayıplarımızın çok ağır olması mukadderdir. Bütün ordu, her şeyin ötesinde, bu korkunç ve barınılamaz sahilde kışlamaktan dehşete kapılıyor. Bu sıkıntılardan başka, bahar yağmurlarının halen toprakaltında ince bir örtüyle kaplı, yüzlerce cesedimizi ortaya çıkaracağı gerçeği de önemli bir faktördür. Fakat gelecek ilkbahara kadar hareket etmeseler de bizimle ortaya çıkan ve kaderine terk edilen Balkan İttifakı’nın en ufak ihtimali bile olsa burada kalmamız gerektiğine inanıyorum. Çok geç olmadan tartışılsın diye karşı karşıya olduğumuz zorlukları önünüze serdim. Burada gelecekte ne yapacağımız hususunda hiç kimse bir şey bilmiyor. Mevsimsiz gelecek kışı rahat ve güvenlik içinde geçirmek için gerekli hazırlıkları yapmamıza fırsat vermeyecek kadar çabuk geçeceği ve bizi belirsiz bir vaziyette çakılı bırakacağından çok korkuyorum. Hâlen Sömürge Kolordusu tarafından ele geçirilen, Türklerin mevzilendiği tepelerin eteklerine iyice yakın bazı mevzilerimizin güvenli olduğu düşünülemez. Şiddetle yapılacak ani karşı taarruz güvenlik hattımızı çökerterek büyük bir felâkete yol açabilir. Bazı ileri karakollarımız kış aylarında terk edilmek mecburiyetinde kalınacak ve bütün hatlarımızın yeniden genel bir düzene sokulma ihtiyacı doğacaktır. Sadece kendi sıkıntı ve zorluklarımızdan bahsettim. Tabii ki düşmanın da kendi sıkıntı ve güçlükleri mevcuttur. Ancak, resmi bir raporda yer aldığı üzere, son muharebede düşmanın kayıplarının bizimkinden ağır olduğu iddiası, burada kimsenin inanmayacağı çocukça bir yalandır. Düşman daima müdafaada kalmış olup kayıpları muhtemelen bizimkinin üçte biri kadar idi.

 

Çok kötümser olduğumu düşünebilirsiniz, fakat gözlemlerim ordunun büyük bir çoğunluğu tarafından paylaşılmaktadır. Birliklerin güveni ancak en üst mevkideki acil bir değişiklikle yeniden tesis edilebilir. Kayıplarımızı telâfi etmek için yeni birlikler gönderilmesi halinde bile, şimdiki vaziyetimizden hareketle başarmamız mümkün değildir. Bolayır’ın kuzeyindeki geniş bir alana yeniden iniş muhtemelen başarı getirecektir, ancak mevsim geç olup bunun için birlikler olmadığı kanaatindeyim. Eğer kışı burada geçireceksek, ordunun hazırlıklarına başlaması vakit kaybetmeksizin emredilmelidir. İmkân dâhilinde ise birlikleri Yarımada’dan tamamen çekiniz; zira son başarısızlıktan dolayı kendi muhakemeleriyle büyük çapta çöküntüye uğramışlardır. Bunların sivil hayatta işgal ettikleri mevkiler, siperlerde geçirilecek korkunç bir kış, dünyanın en muhteşem imparatorluğunun yarattığı bir zamanların mükemmel insanlarından geriye kalanlar üzerinde dayanılmaz etkiler gösterecektir. Eğer bu orduyu kışın Gelibolu’da çakılmış bir şekilde tutmaya devam etmek zorundaysak, hastalıktan doğan kayıpların telâfisi için büyük çaplı takviyeler zaruri olacaktır. Doğudaki bu seferin maliyeti, şimdi elde etme ihtimaline sahip olduğumuz, zamanla genel savaş arenasında hayati tesirlere sahip olacak sonuçlarla hiçbir surette mukayese edilemez. Üstün finansal gücümüzün, Almanlara karşı daima en büyük avantajımız olduğu düşünülmüştür. Gelibolu’da hazinemizin büyük bir kısmını harcadık ve henüz stratejik ehemmiyet taşıyan bir dönümlük mevki bile elde edemedik Balkan İttifakı’nın yardımıyla yakında durumumuzu düzeltemezsek bu beyhude sarfiyat, Almanya’nın dev askeri gücünü tedricen zayıflatarak savaşı başarılı bir sonla bitirme planımızı ortadan kaldırabilir.

 

İngiltere’de hakiki gerçeğin ne kadar bilindiğini hiçbir surette bilemediğim için tam hürriyet içinde yazma yolunu benimsedim. Bu nedenle, hür bir gözlemcinin düşüncelerinin şimdiki bunalım vaziyetinde belki sizin için bir değeri olabileceğini düşündüm. Bu mektubu bu şekilde göndermek suretiyle elbette ki sansür kurallarını aşmış oluyorum ancak, sizin için esas olan tek şeyin kesinlikle gerçek olduğunu bildiğim için bunu yaparken en ufak bir tereddüde sahip değilim. Ülkeye gidip gerçeği şahsen ortaya koyma hususunda bütün kademelerden subayların ricalarına muhatap oldum, ancak Ekim’in başlarına kadar ayrılmam zordur. Bu nedenle size özgürce yazmamı mazur göreceğinizi umuyorum. Bana inanın, saygılarımla…

 

 

E. Ashmead Bartlett [4]

 

Gazeteci Charles Bean irtibat siperlerinde

 

Avustralyalı gazeteci Keith Murdoch

Charles Bean'i ziyareti sırasında,

Bean'e ayrılan sığınağın yakınında

 

Gazeteci E. Ashmead Bartlett’in mektubunda geçen bahis konuları gerçeğe çok yakın bir tarzda ve açık sözlülükle yazılmıştı. Hakikaten arazide bulunan kolordu ve tümen komutanlıklarının karargâhlarında olduğu gibi, genel karargâhta da işler oldukça karışık bir hal almıştı. Gelinen aşamanın ardından birliklerin ne bir cephe yarma harekâtı ne de sınırlı kuvvet sayısı sebebiyle kuşatma yapabilecek durumu hiçbir şekilde kalmamıştı. Bilakis Türk kuvvetlerinin büyük çaplı saldırılarının gelişmesi halinde mevcut mevzileri korumak konusunda bile çoğu zaman endişe yaşanmaya başlanmıştı. İngiltere’de baş gösteren batı cephesi harekâtı telaşı General Hamilton’ın da canını çok sıkıyordu. Bundan sonra ne olacaktı, batı cephesinde tamamen sonuca gidecek bir harekât konusunda bir şey söyleyebilen yoktu. Zaten, böyle bir niyet de yoktu ama bu harekâtın nasıl bir siyasi sonucu olacağı konusunda Hamilton’ın endişeleri vardı;

 

 

“Üç dört millik bir ilerleme kolay olurdu ama Batı’da bu sadece üç dört millik toprak demekti, hepsi o kadar. Ama burada o üç dört mil bize evrenin stratejik merkezini, İstanbul’u verecektir… Almanları öldürerek zafer kazanmak barbarca bir düşünce ve vahşi bir yöntemdir. Düşmanı toprak, kaynak ve prestij kaybıyla dizüstü çökertmek için küçük bir güçle zayıf bir noktaya yapılacak bir hamle bir sanattır ve bilimsel bir darbedir; Biri bir balyoz darbesi, öteki bir kılıç hamlesidir. Fransa ve Flanders’da itmemiz gerektiğini, istilacıları kendi sınırlarına zorla iterek kendimizi tüketmemiz gerektiğini kabulleniyoruz. Oysa, orada tutmakla yetinsek, istediğimiz her yerde rahatça itebiliriz…” General Ian Hamilton [5]

 

 

General Hamilton’ın düşmanını “iterek” başarı kazanması için gerekli gördüğü kuvvet yardımı yapılmıştı ama bu fırsat elden kaçırılmış, İngiltere’ye bu kuvvetler istenirken verilen vaatler yerine getirilememişti. Ağustos muharebelerinde 9’uncu İngiliz Kolordusu Komutanı olarak gelen General Stopford atılgan bir komutanlık örneği sergilememişti ama genel karargâhın emirlerinden başlamak üzere gereğinden fazla tolerans göstermesi ve bu ameliyata tam zamanında neşter vuramaması işleri daha en başından sıkıntıya sokmuştu. Hamilton’ın sözleri her ne kadar kuramsal olarak doğru bir noktayı işaret ediyor olsa da, aynı sözler Kitchener’in yeni ordusundan kuvvet istenirken de benzer bir şekilde sarf edilmiş ve bununla aynı gerekçeler ortaya konularak, bu işin Çanakkale’de bitirilmesi ve özellikle Balkan Devletleri’ni sonrasında da Arap halklarını etkilemenin zemini aranmıştı. 21 Ağustos 1915 günü yapılan harekâtın hüsran ile sonuçlanmasının ardından, henüz bu mağlubiyet hazım edilmemişken yeni kuvvet istemek ve bunun gerçekleşeceğini umut etmek Hamilton için çaresizliğinin açık bir şekilde ortaya konduğunu göstermişti. Bu noktadan sonra eldeki askerin sayıca yetersizliği ve mevcut kuvvetlerin de sarsılmış vaziyette olmaları sebebiyle, birliklerin Anafartalar’dan geri çekilmesi de söz konusu olmuştu ve Hamilton bunu raporunda açıkça belirtmişti. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de Lord Kitchener’in Yarımada’dan bir Fransız ve iki İngiliz Tümeni’nin gönderilmesini emretmesi, General Hamilton için bu harekâtın gözden çıkarıldığı zannını taşımasında ortada olan gerekçelerden biri olarak görünmüştü. Eldeki mevcut kuvvetlerle ne yapabileceğini tartışamadan bir de bu kuvvetlerden eksiltilerek Selanik’e gönderilecek olması, Hamilton’ı çileden çıkarmıştı. Bu isteğin Kitchener’de belirmesine kendi sözlerinin sebep olduğunu düşünmüştü. Anafartalar’dan askerin çekilmesi fikri ortaya konulunca Kitchener’den bu emir gelmişti. Bu durumu düzeltmenin bir yolunu düşünerek, Anafartalar’dan askeri çekme fikrinin ortaya atılmasının ardından vaziyetin değiştiğini ve böyle bir hareketin yapılması sonucunda, Boğaz’ı ele geçirme düşüncesine ait olan güçlüklerin büyük ölçüde kayıplara sebep olacağını iletmiş ve bir uzlaşma yoluna gitmişti. General Hamilton, Anafartalar bölgesinden çekilmeyecekti ama Selanik için gönderilecek olan birliklerin bir İngiliz, Bir de Fransız Tümeni olmasını rica etmişti. Lord Kitchener bu öneriyi kabul etmişti. Bununla birlikte Yarımada’da bulunan kuvvetlerin kötü durumu ortadayken, birde bu tümenlerin eksilecek olması askeri harekât bakımından General Hamilton’ın elini kolunu bağlamıştı.

 

 

Baba lâkaplı General Joffre

 

Batı cephesinde General Joffre’ın yapılması için elinden geleni sergilediği ve ziyadesiyle umut beslenerek övülerek hazırlıkları yürütülen Lo-os ve Champagne taarruzlarında çok az miktarda toprak kazanılmış olmasına rağmen taktik açıdan bu hiçbir fayda sağlayacak avantaj taşımamakla birlikte, Almanlara da az miktarda zayiat verdirilmişti. Buna karşılık olarak ise İngiliz ve Fransızlar 250000 civarında kayıp vermişlerdi. Hâlbuki General Hamilton’a göre böyle bir sayının yarısından daha az bir takviye Çanakkale’ye gönderilmiş olsaydı, batı cephesi aynı pozisyonunu korumaya devam ederken, Gelibolu Yarımada’sında kazanılacak bir zafer ve Boğaz yolunun açılmasının etkisi ve faydası çok daha büyük olacaktı. Bu karmaşanın arasında bir de Yunanistan’ın kendi iç meselelerinde de bazı anlaşmazlıklar olmaya başlamıştı. Başbakan Venizelos’un Kral Konstantin’e danışmadan müttefiklerden yardım istemişti. Kral’ın düşüncesine göre, Almanlar bu savaşı kaybetmeyeceklerdi ve bu duruma göre ülkesinin pozisyon alması gerektiğini ve sonuna kadar tarafsızlığını koruması gerektiğine inanıyordu. Bu duruşa karşı Venizelos görevinde kalarak yetkili birisi olarak diğer devletlerin muhatabı pozisyonunu sürdüremeyecekti ve istifasını vermişti. Bu gelişen vaziyet sonunda müttefikler, yeni bir ittifak kurulması yerine, Selanik’i üs olarak kullanabilecekleri ama aynı zamanda tarafsız bir devletin topraklarında bulunmanın kısıtlayıcı etkileri ile karşı karşıya kalmışlardı. İngiliz hükümeti içinde bulunulan zorluklarla beraber Avrupa’da bir üçüncü cephe açılması ve burada savaşı başarıyla sürdürüp sürdüremeyeceğini biraz geç olmasına rağmen tartışmaya açmıştı. Bulgaristan’ın tarafını göstermek için ortada bulunan işaretleri ile birlikte diğer Balkan Devletlerinin durumunun değişmesi gibi değişkenliklere anında refleks gösterme yeteneğinin gözden geçirilmesi gerekiyordu. Buna göre Savaş Bakanlığı’nda Genelkurmay’ın ve Amirallik Savaş Kurmaylarından ortak görüş alma yoluna gidilmişti. Oluşturulan bir karma heyet Selanik cephesi konusunda yapılacak olan girişimlerin pek o kadar sağlıklı olmayacağı anlamına gelen ve bu harekete kuşku ile bakan bir rapor hazırlamışlardı. Böyle bir harekât yerine tamamen batı cephesine odaklanılarak orada gerçekleştirilecek bir girişimin daha akılcı ve sıcak karşılandığı ortaya konuluyordu. Ancak bu defa, uzun bir süre batı cephesinde herhangi bir harekâta girişilmemesi gerektiği konusunda görüşe sahip olan General Joffre’ın ikna edilmesi gerekiyordu. Şayet General Joffre en son yapılan taarruz ve muharebelerin ardından yeni harekâta geçmemek ve en azından üç ay gibi bir süre geçmeden yeniden yapılacak bir harekâta gitmemekte ısrarcı olursa, o halde bu taarruz için ayrılacak olan kuvvetlerin Gelibolu Yarımadası’nda kullanılması gerekecekti. Bu rapora ait görüşlerin ortaya konmasının ardından her durumda harekât önceliğinin batı cephesinde yapılması gerektiğini düşünenlerin elini kuvvetlendirmişti. Buna göre öncelik batı cephesinde olacak ve Gelibolu Yarımadası’ndaki faaliyetler ikinci planda düşünülecekti.

 

 

Şahin Sırtı üzerindeki Apex kesiminde kış şartlarındaki sığınaklar

 

Gelibolu Yarımada’sında her iki taraf için de sonucu büyük ölçüde değiştirecek bir büyük taarruza gitme olanağı neredeyse kalmamıştı. Taraflar birbirlerinin cephelerine karşı kuvvetli tahkimatlar yaparak burada siper muharebeleri ile yıpratma mücadeleleri yapmaya çalışırlarken fazla kayıp vermemek için aynı zamanda önlem almaya çalışıyorlardı. Türk tarafında harp hattına yaklaşan ulaşım yolları mümkün olduğunca derinleştirilerek şarapnel ve tahrip mermilerinin etkisi daraltılmaya çalışılıyordu ve taraflar diğer bir yandan da yerin altında mücadelelerine devam ediyorlardı. Bilhassa da siperlerin birbirine çok yakın durumda olduğu Arıburnu sırtlarının zirve noktalarında bu faaliyetler daha fazla devam ediyordu. Diğer yandan cephe hatlarının tamamı yaklaşmakta olan kış şartlarına karşı hazırlıklı olmak zorundaydı. Bilhassa Akdeniz Seferi Kuvvetleri’ne ait birliklerin lojistiği gemilerle sağlanmak zorunda olduğundan gerekli olacak malzeme ve teçhizatı kıyılarda biriktirmek için büyük bir girişimin başlatılması şart olmuştu. Yağmur, çamur ve soğuk havanın bütün olumsuzlukları her iki taraf için de güçlüklerinin daha da artması anlamına gerekiyordu. Askerlerin barınakları bu şartlara uygun hale getirilmek zorundaydı. Bu koşullara uygun sığınakların inşa edilmesi gerekiyordu. Kış mevsimindeki hava şartlarının bozulması ve bu durumun uzamasına karşı, ihtiyaçlarını deniz yoluyla karşılamak durumunda olmak, beraberinde bu kötü şartların uzaması riskine karşı kıyılara yanaştırılan malzemelerin en az bir ay dayanabilecek mertebede stok yapılmasını gerekliydi. Bunun için de çok büyük depolar inşa edilmesi ve malzemelerin bu korunaklı yapılarda istif edilmesi düşünülüyordu. Bir başka önemli husus da Gelibolu Yarımada’sındaki İtilaf Devletlerine ait kuvvetlerin, burada bir sonuca gidemeyecek durumda olmasıyla birlikte, on binlerce muharip kuvvetin bölgede aylar boyunca atıl durumda kalmasıydı. Özellikle de İngiliz hükümetinin çok yönlü güçlükler içinde kalmaya başlaması, alternatif fikirlerin az oluşu sırasında gündeme gelen bir konu belirmişti. Daha önceleri lafı edilen ama üzerinde ciddi bir biçimde durulmayan bir husus Yarımada’nın tahliye edilmesi meselesiydi. Lord Kitchener General Hamilton’a bir telgraf göndererek Yarımada’nın boşaltılması halinde, bu sırada kaybedilme riski olan insan sayısı hakkında tahminini belirtmesini istemişti. General Hamilton’ı oldukça sinirlendiren bu telgrafın ardından etrafına, böyle bir olayın gerçekleşmesi halinde bu işin dünyanın en kanlı trajedisi haline getireceklerini dile getirmişti. Hamilton bu telgrafa bir gün sonra yanıt vermişti;

 

 

“Kayıplarımız düşmanın hareketi veya hareketsizliği, hava durumu, boşaltmayı koruyacak askerlerin sonuna kadar savaşıp savaşmayacakları gibi belirsiz etmenlere dayandığından kesin bir yanıt vermek mümkün değildir…” General Ian Hamilton [6]

 

 

“Genel olarak, işler durmuş ve kilitlenmiş gibiydi. Etrafımızı saran Türk siperlerini yarmaya kalksak binlerce kayıp veririz; onlar bizi yarmaya çalışsa, inanıyorum, daha fazla kayıp verirler. Kış yaklaşıyor: Geceleri hava soğuk oluyor, bizi kışa uygun donatmakla ilgili hiçbir şey duymuyoruz ve yapmazlarsa korkunç hastalıklar yaşarız. Geleceğin ne getireceği, sonraki hareketlerimizin ne olacağı konusunda hiçbir fikrim yok. Yalnızca tuttuğumuz dar cepheden söz edebilirim ve başka yerde ne olduğu fazla bilinmiyor. Bizim burada şansımız vardı ve kaçırdık. Yukarıda Sarı Bayır Sırtı yükseliyor; orada güven içinde oturmalıydık ama oturmuyoruz; orayı tutsaydık Alçı Tepe ve Kirte düşmüş olurdu. Acı bir iç çekmeden o engebeli tepelere asla bakamam…” Binbaşı Cecil Allanson [7]

 

 

Siper muharebeleri devam ederken, destek siperlerinde bulunan askerler

 

General Hamilton’ın Yarımada’nın tahliye edilmesi ile ilgili konuya sıcak bakmamasının, onun komutanlığı hususunda kaygıları olduğuna bir işaret olduğu algısı oluşmuştu. Yarımada’da girişilen hemen her harekâtın belirgin bir şekilde olumlu yanı ve sonucunun bulunmaması ve İngiltere’den Ağustos taarruzu için takviye kuvvetler alındıktan sonra da yaşanan en son başarısızlığın ardından, doğal olarak bundan sonra söyleyeceği sözlere fazla itimat kalmamıştı. Bu görüşleri kuvvetlendirmek için çeşitli yan sebepler de oluşuyordu. Bunlardan birisi de Anafartalar cephesinden uzaklaştırılan General Stopford’un kendi itibarını kurtarmak için bir karalama kampanyası başlatması olmuştu. Bu kampanyanın hedefi doğal olarak General Hamilton’a çamur atmakla ilgiliydi. Bu konuya ilişkin raporlar incelendiğinde pek çok tutarsızlıkla karşılaşılmış ama yine de bu çamur bir kere Hamilton’a bulaşmıştı. Avustralyalı gazeteci Keith Murdock’ın Avustralya Başbakanı’na yazdığı ama bir şekilde İngiliz Kabinesine de ulaşan mektup, ağır ithamlar taşıyordu. Tüm bu olumsuzlukların tam orta yerine General Hamilton oturtulmuştu ve bunun sonuçları belirmek üzereydi. Bu arada İngiliz Hükümeti için, Alman – Avusturya kuvvetlerinin Sırbistan’ın kuzeyine saldırıda bulunmaya başlaması ve Bulgarların da bunlara katılarak doğudan saldırıya başlamasını beklemeleri üzere gerginlik had safhaya çıkmıştı. Böyle devam ettiğinde Belgrad – Sofya – İstanbul demiryolunun açılması için bütün şartların oluşması gayet açıktı. Türklere Alman obüs ve cephanesinin ulaşmasına engel kalmayacağına göre, Gelibolu’da bulunan İtilaf kuvvetlerinin büyük hüsrana uğrayarak denize dökülmeleri haklı olarak düşünülüyordu ve bundan acı bir biçimde korku duyuluyordu. Bu sıralarda Çanakkale Komitesi tarafından yapılan bir toplantıda Başbakan Asquith, burada alınacak karar her ne olursa olsun, Gelibolu Yarımadası’nın boşaltılması işinin hiç geciktirilmeden yapılmasını tavsiye etmişti.

 

 

İngiltere’de üçüncü bir cephe açılması, Çanakkale Cephesinin terk edilmesi, batı cephesinin durumu gibi tartışmalar sürerken hükümeti endişeye sevk eden bir gelişme yaşanmıştı. Bu gelişme Londra’nın bombardıman edilmesi konusunda Almanların göstermiş oldukları faaliyetlerin artması idi. Nitekim Başkent 7 ve 8 Eylül’de bombardıman edilmişti. Her ne kadar bu saldırıda fazla zayiat yaşanmamış ise de, böylesine bir harekete karşı fazla hazırlıklı olunmadığı gayet net bir şekilde anlaşılmıştı. 13 Ekim gecesi Londra’nın bir kez daha baskına uğraması endişeleri daha da tırmandırmış, bu saldırıda fazla zayiat olmamasına rağmen toplumun gerilimi sürekli olarak tırmanmaya başlamıştı. En son uğranılan baskından bir gün sonrasında Çanakkale Komitesi bir kez daha toplanmıştı. Bu toplantının içeriği genel olarak Çanakkale’den gelen ve General Hamilton’a ait olan rapordu. Hamilton’un Yarımada’nın tahliyesi düşünülecek olursa, bu faaliyet sırasında İtilaf Devletlerine ait olan kuvvetlerin tahmini olarak ne kadar zayiat verebileceğine dair olan bu rapor görüşülmüştü. Bu raporun karamsarlığı ve Çanakkale’deki İngiliz Genel Karargâhının yapıcı alternatif görüşler üretememesi gibi hususlar, son zamanlarda gelişen diğer tüm olumsuzluklarla birleşince, komitenin alacağı kararın sonucunu işaret etmekteydi. Nitekim Çanakkale’den gelen bu son telgraf üzerine Çanakkale Komitesi, General Ian Hamilton’un Akdeniz Seferi Kuvvetleri Komutanlığından geri alınması ve bunun yerine Çanakkale sorunu hakkında yeni ve geçerli bir fikir yaratacak başka bir komutan gönderilmesi kararına varmıştı. Bu gelişmeyi Çanakkale’de General Hamilton’a bildirmesi gereken Lord Kitchener’di. Kithener, Hamilton’a gönderdiği telgrafta hükümetin bölgede yapılan hizmetlerini takdir ettiğini ama kendisinin bu konuda bir değişikliğe gitmek zorunda olduğunu bildiriyordu. Böylece General Hamilton Çanakkale Cephesi’ndeki komutasının sonuna geldiğini anlamıştı. General Hamilton’un yerine getirilen kişi Fransa’da büyük bir takdir ve ilgi toplamış olan General Charles Monro idi. Batı cephesinde önce 2’nci Tümen ve ardından 1’inci Kolordu ve sonunda 3’üncü Ordu’ya başarılı bir şekilde komuta etmişti. Sorumluluk alanlarında akılcı kararlar alması, muhakeme ve hızlı karar verme yetisi gibi marifetlerini sergileyerek, komuta ettiği bütün askerler ve subayların sevgisini ve itimadını kazanmıştı. Hamilton’ın yerine geçecek olan General Charles Monro kendi kurmay başkanı ile çalışmak durumunda olduğundan, General Braithwaite de İngiltere’ye geri dönmek zorunda kalacaktı. General Monro’nun bölgeye gelişine kadar Akdeniz Seferi Kuvvetleri’ne General Birdwood komuta edecekti.

 

 

General Sir Charles Carmichael Monro

 

Bulgaristan’ın taraf yönündeki yaklaşımı belirginleşmeye başlayarak seferberliğini ilan etmesinden sonra 5’inci Ordu Komutanlığı, 1 Eylül 1915’te yayınlanan bir emirle Albay Verle’yi ordunun ağır topçu komutanlığına atanmıştı. Bu şekilde yurt içinden olduğu gibi, Almanya’dan da sağlanacağı düşünülen ağır topçu kuvvetlerinin tek elden idare edilmesinin daha sağlıklı olacağı düşünülmüştü. Bununla birlikte Eylül ayı içinde Alman batı cephesinden gelen Albay Gressmann, 5’inci Ordu Topçu Komutanlığı görevine getirilmişti. [8] Bulgaristan’ın durumuyla beraber, Başkomutanlık vekâleti İtalyanların almış oldukları vaziyeti de yakından takip etmeye çalışıyor ve bu konuda kuvvetli bir şüphe duyuyordu. 4 Eylül 1915’te Başkomutanlık Vekâleti, Brendizi’de 37000, Napoli’de 20000, Rodos Adası’nda 20000 İtalyan kuvvetinin toplandığı istihbaratını değerlendirerek, bunların şüpheli göründüklerini ve Çanakkale’ye çıkarılma olasılığının bulunduğunu 5’inci Ordu Komutanlığına bildirmişti. Akşamüzeri Gökçeada civarında pek çok taşıt gemisinin hareketlendiğinin görülmesi üzerine, bu gece bir çıkarma yapılacağı varsayımı üzerine teyakkuzda bulunulması istenmişti ama bu sanıya rağmen bu şekilde bir hadise gerçekleşmemişti. Başkomutanlık Vekâletinden gelen uyarı üzerine tedirginlik yaşayan 5’inci Ordu Komutanlığı, bu olayın gerçekleşmemesi üzerine kendi organizasyonunu daha sakin ve titizlikle düzenlemeye devam etmişti. İngilizlerin bölgede başarıya ulaşamaması ve bunun onların kendileri üzerindeki baskının sonucu hakkında bazı seçenekler söz konusuydu ama 5’inci Ordu Komutanlığının gelinen aşamada her zaman yeni takviye kuvvetleriyle başka çıkarmalar ve taarruzlar yapılacağı üzerinden hazırlıklarını devam ettirmek zorundaydı. Bu hazırlıklar devam ederken Başkomutan Vekili Enver Paşa, Harekât Şube Müdürü Yarbay İsmet (İnönü) ile birlikte 24 Eylül 1915’te Gelibolu’ya gelmiş ve önce 6’ncı Kolorduya uğramış, sonrasında ise Güney Grubu’na giderek burada incelemeler ve buradaki karargâh subaylarıyla görüşmeler yapmıştı. Bir gün sonra ise Anadolu Yakasına geçerek orada da genel vaziyeti yerinde incelemiş ve sonraki gün yeniden 5’inci Ordu Karargâhına dönmüştü. Aynı günde ordu karargâhında da bazı incelemeler yaptıktan sonra Yarımada’dan ayrılmıştı. Enver Paşa’nın bölgedeki çalışmaları yerinde görmek istemesinin esas sebebi, Gelibolu Yarımadası’ndaki genel sükûnetten faydalanılarak, cephedeki karışık durumlardaki birliklerin asıl kuruluşlarında yer almalarının sağlanmasını denetlemekti. Bu denetlemelerin ve karargâhlarda yapılan görüşmelerin ardından 5’inci Ordu Komutanlığı’na mensup birliklerin asıl kuruluşlarını alması ve tertiplenme çalışmalarına daha fazla hız verilmişti.

 

 

5’inci Ordu’nun tertiplerini sürdürmesi sırasında Matik Deresi bölgesine gelen 3’üncü Tümen, Doğrudan 5’inci Ordu Komutanlığı emrinde olmak üzere Kayaltepe – Eğertepe bölgesine gönderilmişti. 25 Eylül 1915’te 6’ncı Kolordu, tamamen 5’inci Ordu emrine verilmişti. Anadolu Yakasını kuvvetsiz bırakmak istemeyen 5’inci Ordu Komutanlığı, Anafartalar bölgesinin güvence altına alınmasıyla birlikte, Kolordu’nun 24’üncü Tümenini İntepe’den Beşige’ye kadar olan kıyı kesimini korumak üzere 27/28 Eylül 1915’te karşıya geçirilmeye başlanmıştı. Anadolu Yakasında bulunan 2’nci Tümen de bu sıralarda Erenköy civarında bulunmaktaydı. 24’üncü Tümenin Anadolu Yakasına gönderilmesi üzerine, 5’inci Ordu’ya İzmir’den 20’nci Tümen verilmişti. İstanbul’dan bir Mızraklı Süvari Alayı da Bağımsız Süvari Tugayının emrine gönderilmişti. Bu şekilde İki alaylı olan tugay üç alaylı olmuştu. Eylül ayı sonlarına doğru 5’inci Ordu Komutanlığı bir yandan hummalı çalışmalarını sürdürürken, Başkomutanlık Vekâletinden acil kodu olan bir telgraf gelmişti. “İngiliz gazeteleri, 200.000 kişilik bir çıkarma kuvveti hazırlandığını yazıyor. Düşman, cephelerden kuvvet çekmiş olduğundan, benim kanaatime göre bir yarma hareketinden çok yeni bir cepheye çıkarma yapacaktır. Bu hususta ben, en önce, Saros bölgesini muhtemel görüyorum. Doğal olarak ve aynı zamanda hem Anadolu ve hem de Saros’a çıkma olasılığı vardır. Hiçbir istek olmasa bile, gereğinde kuvvet ve cephane hususunda 1’inci Orduya yardımda bulunulmasını rica ederim. 1’inci Ordu Komutanı, bu akşam Saros’a hareket ediyor…” 5’inci Ordu Karargâhı için tüm bölgede gelinen durumda mevcut cephelerin dışında kalan en stratejik noktalar Saros bölgesi ile birlikte Anadolu Yakası olarak zaten öngörülüyordu. Bununla birlikte Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders oldukça sakindi ve bu telgrafa da aynı sakinlik ve soğukkanlılık içinde yanıt vermişti. Sanders 30 Eylül 1915 tarihinde, gelinen aşamada kendisinden ve birliklerinin düzeninden emin bir vaziyette ele aldığı raporunda, birliklerinin gayet düzen içinde olduklarını ve kuvvetli ihtiyatlarının bulunduğunu belirtirken, bunları istenilen her yerde kolaylıkla kullanabileceğini iletiyordu. Saros bölgesinde kuvvetli bir çıkarma ihtimalini görmediğini ama gerekli olması halinde gerek birlik, gerekse cephane bakımından yardıma hazır olduğunu belirtmişti. Bunlara ilaveten Saros Grubu Komutanı Mareşal von der Goltz’un henüz İngilizlerin taktik anlayışlarına vakıf olmadığından telaşa kapılmış olabileceğini, oysa İngilizlerin en fazla oraya Türk kuvvetlerini çekmek için gösteriş harekâtında bulunabileceğini aktarmıştı. 5’inci Ordu Komutanı ilk çıkarmalar yapılmasından bu yana dek geçen sürede İngilizlerin ana stratejilerini iyi okumada oldukça mahir bir hale gelmişti. Sanders’in deneyimlerine göre, İngilizler en son Anafartalar bölgesindeki harekâtında bile bu mesafedeki birliklerini ikmal etmek konusunda türlü zorluklar yaşamıştı ve sonunda başarılı olamamıştı. Buna göre İngilizlerin elde ettikleri köprübaşlarındaki çalışmalarına bile güçlükle devam ederlerken yeni ve uzun sürecek bir telaşı kaldıramayacaklarını düşündüğü ortadaydı. Böyle bir durumda Saros bölgesine bir İngiliz harekâtı gözlenecek olsa bile, bunun ancak Türk kuvvetlerini o istikâmete yönlendirmek amacını taşımaktan öteye geçemeyeceğini anlamıştı.

 

 

Eylül 1915 Ayı içinde muharebe bölgelerindeki grup komutanlıkları cephe vaziyetinin icap ettirdiği şekilde savunma pozisyonlarını değerlendirmişlerdi. Bunların en başında düşman cephesinin gözetlenmesi ve hareketlerinin ne yönde olduğunun anlaşılması geliyordu ve devamındaki öncelik ise hiç durmaksızın mevzi hatlarının tahkim edilerek kuvvetlendirilmesi oluyordu. 6 Eylül 1915 günü öğlen vaktinden önce, İngilizlerin Anafartalar kıyılarına üç tabur kuvvetinde asker çıkardıkları gözlenmişti. Bu çıkarma öğleden sonraki saatlerde de devam etmişti. Bölgeye en son gelen haberlere göre bu çıkarmaların İtalyan kuvvetlerinin karaya intikal ettirilmesi şeklinde algılanması gayet normaldi ama bu konuyla alakası yoktu. Yine de bu çıkarma hareketinin devamı dikkatlice gözlenmeye devam etmiş ve geceleri İngiliz mevzilerine doğru kuvvetli keşif kolları çıkarılmaya başlanmıştı. İngiliz hareketleri bu şekilde geceli gündüzlü yakından takip edilerek herhangi bir taarruz hazırlığında olup olmadıklarının anlaşılmasına çalışılıyordu. 10 Eylül 1915 günü Anafartalar Grubu’nun bölgesindeki tüm topçu bataryalarıyla bir ateş baskını yapılmak suretiyle, İngilizlerin ileri hatlarını takviyeye zorlamak istenmişti. Bu hareket ile bütün dürbünler İngiliz hatlarının gerisini takip etmeye başlamış ve bu şekilde yeni takviye kuvvetleri alıp almadıklarının anlaşılmasına çalışılmıştı. [9] Ne var ki, Türk topçu cephanesinin azlığı sebebiyle İngilizler bu ateş baskınından beklendiği kadar etkilenmemişlerdi. Bu baskın sırasında her batarya için az cephane stokundan dolayı ancak 30-40 mermi kullanılabilmişti. Doğal olarak kısa bir süreliğine etki oluşturulmaya çalışılan bu girişim beklendiği etkiyi uyandıramamıştı. İngiliz birlikleri tamamen Anafartalar bölgesinin düzlüğünde bulunduklarından, yeterli topçu cephanesinin olması düşünüldüğünde, bunların karşısında durabilmek ve bölgede uzun süre dayanabilmek imkânı neredeyse hiç kalmayacaktı. Özellikle de uzun menzilli ve büyük çaplı namluların marifetiyle bu bölgedeki mevzilerde dayanabilmek için uğraş vermenin İngilizler için bedeli oldukça ağır olacaktı. Oysa bu günlerde İngilizler için en büyük sıkıntı sebebi 8 santimlik uzun menzilli iki deniz topu oluyordu. Bu iki toptan oluşan batarya ile birlikte, gece karanlıktan istifade edilerek ileri sürülen 15 santimlik birkaç obüs etkili olmaya çalışıyordu. Bu toplar genel olarak İngiliz gemilerinin kıyıdan uzaklaştırılması için kullanılıyordu ama bununla birlikte gemiler her ne kadar Türk toplarının etkili menzilinden uzaklaşmış olsalar bile yeniden ateşlerini rahatlıkla sürdürebiliyorlardı. Bu duruma karşı Eylül ayının ortalarına doğru, Anafartalar bölgesindeki Türk topçu gücünün artırılmasına çalışılmıştı. İlk önce 1’inci Ordudan 12 santimlik üç obüs bataryası ve daha sonra da Çanakkale Müstahkem Mevkiinden üç adet 21 santimlik havan getirtilerek Anafartalar Grubu bölgesinde mevzilendirilmişlerdi.

 

 

Kuzey Grubu bölgesinde de Eylül 1915 ayı, artık rutin haline gelmiş olan mevzi muharebeleri devam ederken bazı değişiklikler gerçekleşmişti. Güney Grubu kuruluşunda yer almakla birlikte Conkbayırı’nda bulunan ve 8’inci Tümen cephesindeki 28’inci ve 41’inci Piyade Alayları, 4 Eylül 1915’ten başlamak üzere parçalar halinde Güney Grubu’na gönderilmeye başlanmıştı. Bununla birlikte Güney Grubu’nda kalmış olan 22’nci Piyade Alayı da kendi tümeni olan 8’inci Tümene katılmak üzere Kuzey Grubu’na yönlendirilmişti. Kuzey Grubu Komutanlığı, Sağ Kanat Bölgesi, Sol Kanat Bölgesi ve Kayaltepe Bölgesi olmak üzere üç bölgeden oluşuyordu. Üçüncü Bölge olarak anılan Kayaltepe Bölgesine gözetleme ve emniyet göreviyle 3’üncü Tümen ayrılmıştı. Bu tümenin bölgesini teslim almasına kadar geçen süre içinde, sol kanattaki 11’inci Tümen bu sorumluluğu yerine getiriyordu. Güney Grubu bölgesinde ise 2’nci Ordu Komutanı tarafından büyük çabalar harcanarak uzun süreli bir düzenlenme faaliyeti devam ediyordu. Bu bölgede 1’inci ve 10’uncu Tümenlerden oluşan 14’üncü Kolordu ile 13’üncü ve 14’üncü Tümenlerden oluşan 5’inci Kolordu cephelerinde bu düzenden başka bir değişikliğe gidilmemişti. Buralarda yapılan bazı işlemler gereği başka birliklerin kuruluşlarına ait kıtalar kendi asıl kuruluşlarına gönderilecek, buna karşılık olarak da bu tümenlerin kıtaları kendi kuruluşlarına tekrar katılmışlardı.

 

 

_______________________________________________________________________________________________

 

Faydalanılan Kaynaklar:

 

Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesi, Cilt V, Kitap III, Atase Yayınları, 2012

Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005

Anafartalar Ağustos Taarruzu, Stephen Chambers, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015

Gelibolu, Peter Hart, Alfa Tarih, 2014

Gelibolu Yenilginin Destanı, Nigel Steel – Peter Hart, Epsilon Tarih, 2005

Gelibolu Harekâtı, Robert Rhodes James, Belge Yayınları, 1965

Muhteşem Bir Başarısızlığın Hikâyesi, Mithat Atabay, E Yayınları, 2014

Çanakkale Gerçeği, Ellis Ashmead Bartlett, Yeditepe Yayınevi, 2006

 

 

________________________________________________________________________________________________________

 

[1] Çanakkale muharebeleri sırasında Akdeniz Seferi Kuvvetleri Başkomutanı olarak İtilaf Devletlerine ait kuvvetlerin başında bulunan General Ian Hamilton’ın 11 Aralık 1915 tarihinde, cephedeki başarısızlığın sebebini açıklamaya çalıştığı raporu İngiliz Savaş Bakanlığına vermişti. Bu rapor içinde Bomba Tepe taarruzlarına da yer vermiştir ve bunu yaparken de anlaşılmaktadır ki, kendisine ulaştırılan raporlara göre kanaatlerini açıklamıştır. Bu savunma raporunda geçen konuyu aşağıya aktararak, gelişen olaylara bir de Hamilton’ın gözünden bakmak olanağı sağlanması düşünülmüştür;

 

 

“General Cox, kendi kuvvetlerini üçe ayırdı. Sol taraf, ileriye hücum ederek 11’inci Tümen’in Arıburnu cephesiyle bağlantı kurduğu bölgeyi koruyan zayıf hat üzerine sağlam bir şekilde yerleşecekti. Merkez kol ise hem bizim hem de düşman için son derece önemli olan Kabak Kuyu’yu zapt edecek; sağ taraf ise, Kayacık Ağılının kuzeydoğusundaki Türk siperlerine saldırarak buraları ele geçirecekti. Sol tarafın hücumu başarıyla sonuçlandı. Çatışmalardan sonra Kabak Kuyu, Hint Tugayı tarafından zapt edildi ve saat 04.30’da, Tuğgeneral Russel’ın komutasında olan sağ taraf da, düşmanın şiddetli ateşi altında, Kayacık Ağılında bulunan düşman siperlerini ele geçirip buralara yerleşti ve Kayacık Dere’nin güneyinde bulunan 4’üncü Avustralya Tugayı’yla birleşmek için bağlantı hendekleri kazmaya başladı. Bütün gece oldukça şiddetli bir bomba savaşı sürmesine rağmen, Russel’ın askerleri ellerindeki siperleri bırakmadılar. 22 Ağustos sabahı saat 06.00’da yeni gelmiş olan 18’inci Avustralya Taburu ile desteklenen General Russel, Kayacık Ağılı Tepesi’nin zirvesine saldırdı. Avustralyalılar 150 yarda uzunluğundaki bir düşman siperini ele geçirdiler. Ancak, büyük kayıplara uğradıklarından ve düşmanın yan ateşine maruz kaldıklarından dolayı, geri çekilmek zorunda kaldılar. Aynı zamanda, düşmanın devamlı karşı taarruzlarına rağmen, Yeni Zelanda Atlı Tüfekli Alayı, 80 yarda uzunluğunda bir düşman siperini ele geçirmeyi başardı.

 

Türklerin sabah 10.00’da yapmış oldukları karşı taarruz geri püskürtüldü. Susak Kuyu’dan Kayacık Ağılına uzanan savaş hattımız kısmen güçlendirilmiş ve 9’uncu Kolordu’nun sağ tarafıyla bağlantı kurulmuş olduğundan, kötü olan durumumuz biraz iyileştirilmişti. Bu savaş sırasında, Kayacık Ağılı Tepesi’nin yüksek sırtlarında, Türklerle karşı karşıya kalmış olan 4’üncü Avustralya Tugayı da, düşman geri çekilmeye ya da yardım kuvveti almaya çalıştığında, düşmana büyük kayıplar verdirmişti. 21 Ağustos’ta birçok noktada Türk siperlerini ele geçirdik. Fakat Arıburnu bölgesinde bulunan Yeni Zelanda, Avustralya ve Hint askerlerinin Tümgeneral Cox komutasında ilerleyip yeni yerler ele geçirmelerini sağlayamadık. Komutan ile idaresindeki askerler, büyük bir şevkle yeniden saldırmak istedikleri sürece, geri püskürtülmeleri yenilgi anlamına gelmez. Herkes yeniden saldırmak istiyordu, ancak yardım kuvvetleri ile erzakın azlığı, düşmanın sayıca çokluğu ve endişe verecek boyutlara ulaşan hastalıklardan dolayı, hücumlara biraz ara vermenin yararlı olacağını düşündüm. Kahramanca savaşan bu askerleri biraz dinlendirmenin, özgüvenlerini tazeleyeceği kesindi. Dinlenme için hesaplar yapmak, düşmanı dikkate almadan yapılacak bir iştir. Dinlenme fikri, Gelibolu Yarımadası kahramanları üzerinde asla bir rehavet yaratmamıştır. Türklerin daha önceki gibi 21 Ağustos’tan sonra da hücumlarına devam etmelerini istiyorduk. Suvla ile Arıburnu arasındaki bağlantıyı kurmuş olduğumuz için, her gün ufak çaplı bomba hücumları ve çatışmalar yapıldı. İki taraf için de siper savaşları böylece başlamış oldu…”

 

 

General Hamilton raporunda 21 Ağustos 1915 günü yaşanan gelişmeleri oldukça yumuşatmış görünüyor. Oysa Bomba Tepe eteklerinde Türk savunma kuvvetlerinden ele geçirilmiş olan siperlerin taktik önemi açısından çok fazla bir ehemmiyeti yoktu. Esas hedefe varılamamış ve bu taarruz girişimi Türk savunması tarafından şiddetle püskürtülmüştü. Hamilton, Bomba Tepe taarruzunun 27 Ağustos 1915 günü başlatılan ikinci kısmına da değinmektedir;

 

 

“General Birdwood’un komutasında bulunan askerler tarafından yapılan başarılı bir hareketten ötürü, Ağustos’un son günleri bizim açımızdan iyi geçti. 21 Ağustos’ta Tümgeneral Cox tarafından saldırı düzenlenmiş olan Kayacıkağılı Tepesi’nin kuzeyindeki 60 Rakımlı Tepe, (Bomba Tepe) Büyük Anafarta Vadisi’ne dönük olması nedeniyle stratejik açıdan çok önemli idi. Hücum görevi yine Tümgeneral Cox’a verildi. Generalin emrinde 4’üncü ve 5’inci Avustralya Tugaylarından oluşan bir kıta ile Yeni Zelanda Atlı Tüfekli Alayı ve 5’inci Connaught Rangers Taburu vardı. Taarruz 27 Ağustos öğleden sonra saat 5’te şiddetli bir top ateşiyle başlayacaktı. Bombardımanın başarılı olduğu zannedildi, ancak askerlerimiz siperlerinden çıktıklarında topçularımızın pek de başarılı olmadıkları ortaya çıktı. Düşman toplarının, tüfeklerinin yoğun ateşlerine yakalandılar. Bu ateşi kısa bir süre boyunca, şiddetli bir mermi yağmuru takip etti, ancak umut verici bir şekilde, bu mermilerin bazıları Türk siperlerinin içine düştü. Sağ tarafta bulunan 4’üncü ve 5’inci Avustralya Tugaylarından oluşan kıta, önlerinde bulunan bir makineli tüfek bataryasının ateşinden dolayı ilerleyemedi. Merkezde bulunan Yeni Zelandalılar gayretli bir saldırıyla tepenin zirvesinin bir kısmını zapt ettiler. Burada akşam 9.30’a kadar göğüs göğüse şiddetli çatışmaların olduğunu ve tepenin büyük çoğunluğunun elimize geçtiğini öğrendim.

 

Solda, Connaught Rangers Alayı’nın 5’inci Taburundan 350 askerin yapmış olduğu ani taarruzda gösterdikleri kahramanlık, herkesin dikkatini çekti. Beş dakikalık bir süre içinde, asıl hedefleri olan Türk bağlantı hendeklerini ele geçirip, karşılarındaki kuvvetli birliğe karşı, bütün siper hattı boyunca şiddetli bomba savaşına başladılar. Gece yarısı, tepede bulunan askerlerimiz, taze yardım kuvveleriyle desteklenecekti, fakat gece yarısı olmadan önce, İrlandalıların bombalarının tükenmesi sonucu kaybedilen bağlantı hendeklerinin geri alınması için koşan 9’uncu Avustralya Hafif Süvari (Australian Light Horse) askerleri düşman tarafından geri püskürtüldü. Yine de Yeni Zelanda Atlı Tüfekli askerleri bu kötü durum karşısında yılmadılar ve bunları, oldukları yerden hiçbir kuvvet sarsamadı. Bütün gece boyunca ve ertesi gün süren bombardımana, kendilerine karşı yapılan süngü hücumuna, açılan tüfek ve ağır top ateşine aldırmadan 150 yardalık siperlerini korudular. 28 Ağustos’ta saat sabaha karşı 01’de 10’uncu Hafif Süvari askerleri, kaybedilmiş olan bağlantı hendeklerini almak için saldırıya geçti ve başarılı oldu. Bu hendeğin ele geçirilmesi, Küçük Anafarta Vadisi’ni kontrol altına almamızı kolaylaştırıyor, Suvla ile Arıburnu arasındaki bağlantıyı güçlendirmemizi sağlıyordu.

 

 

Bu çatışmalar sırasındaki kaybımız 1000’e yaklaşırken, Türklerin bu orandan daha fazla kayba uğradıkları kesindi. Türklerin geri çekilmesiyle beraber, Kayacık Dere’deki siperlerimizin hâkimiyeti sayesinde toplarımız, geri çekilen askerlerin yardımına gelmeye çalışan düşman askerlerine ateş edebiliyorlardı. Bu siperlerde bulunan gözcülerden aldığımız bilgilere göre Türklerin kaybının 5.000’den az olmadığı ortaya çıktı. Türklerin 3 makineli tüfeği ile 46 savaş esiri ele geçirilmiş, bunun yanı sıra, üç siper hattı, 300 Türk tüfeği, 60.000 civarı fişek ve 500 bomba elde edilmişti. Arıburnu bölgesinde 400 dönümlük bir arazi daha kazanmıştık. Tümgeneral Cox, bilinen ileri görüşlülüğünü ve zekasını bir kere daha göstermiş, Tuğgeneral Russel da askerleriyle birlikte büyük bir cesaretle savaşmıştır…” *

 

 

General Hamilton’un raporundaki mübalağa Türk resmi tarih yayınına göre havada kalmaktadır. Bu yayında belirtilen toplam zayiat sayısı 679 şehit ve yaralı olarak belirtilmektedir. Hamilton’ın savunma raporlarında geçen anlatımın hangi kaygıyı taşıması sebebiyle dile getirildiği ve başarısız girişimlerini tam tersi olarak gösterme çabaları gayet açık bir şekilde ortadadır. Kolordu komutanlarının ve bazı birlik subaylarının telkini ile durum kurtarma çabalarına sarılmış olan Hamilton, bu raporlar ile gerçeklerin üzerinde oynamalar yapmış olduğu görülmektedir.

 

 

* Muhteşem Bir Başarısızlığın Hikâyesi, Mithat Atabay, E Yayınları, 2014, s/148

 

[2] Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005, s/415

 

[3] Gelibolu Harekâtı, Robert Rhodes James, Belge Yayınları, 1965, s/456 (3a)

 

 

(3a) Geçerli bir bakış açısıyla meseleler ele alınacak olursa, Bartlett’in karamsar görüşlerinin tamamına da dayanak bulmak fazlasıyla mümkündür. Ashmead Bartlett’in Çanakkale savaş alanlarından kamuoyuna bilgi aktarmak için Londra basınına gönderdiği raporlardan oluşan eserin özellikle bir bölümüne göz atmak yerine bu kısa bölümü olduğu gibi aşağıya aktarmanın faydalı olacağı düşünülmüştür;

“İngiliz ırkından başka bir ırkın Çanakkale seferini kabul ve üstlenebileceğini tasavvur edemediğim gibi bu seferin en başından beri rastlamış olduğumuz bunca engel ve zorluklara karşı da inat ve ısrarda sebat edici başka bir milletin de bulunacağını akla getiremem. Boğaz’ı yalnız donanma ile forsalamak üzere 18 Mart 1915’de yapmış olduğumuz deniz harekâtı, Yakın Doğu’nun en basit zihinli bir milleti bile ahmaklığımızın bir örneği diye algıladı. Mahiyeti bilinmeyen bir düşmana karşı donanmadan karaya asker çıkarmak ve tabyalar ile tel örgülerden vücuda getirilmiş müstahkem mevkileri cebri hücumla zapt ve işgal etmek anlayış ve basiretimizi anlamaya yeterli olmadığı gibi zapt edebileceğimizi farz etmiş olduğumuz mahalleri sayıca üstün bir düşman karşısında, elde tutmak kuvvetini kendimize görmekliğimiz, Yakın Doğu’da bizlere yönelmiş bulunan bir çok milletler açısından, ne kadar budalacasına bir savaş tarzı takip etmekte olduğumuzu meydana çıkarmıştır.

 

Öyle garip tabiatlı bir milletiz ki daima büyük projeler tasarlar ve askerlerimizin ancak şecaatlerine güvenerek ve fakat az bir müddet olsun bize neye mal olacağını anlamayarak bu projenin arkasında aceleyle koşarız. Milletimiz öyle bir takım hâl ve şartları tetkike alıştırılmıştır ki bunların hiç biri kuru sözden fiiliyata geçememiştir. Bunlar öyle ağır işlerdir ki, dışişleriyle meşgul olan bir kurmay heyetinin senelerce uğraşıp daha sonra atılacağı deniz veya kara harekâtından ibarettir. Bizim savaş tarzımız ise, körü körüne amatörvari bir savaş tarzı idare etmekten başka bir şey değildir. Fakat bunu iyice tetkik ve muayene edecek olursak, Avrupa ana karasında kabul edilen usule nazaran, bir çok faydasının bulunduğunu ve bir çok da noksanlık ve yanlışlıklarının olduğunu görürüz. Avrupa ana karasında bulunan askeri karargâhların kurmay heyetlerinin planı, ellerinde tutmakta oldukları baltanın kör tarafıyla şiddetli bir hamle havale edip muhalifinin belini kırmak esası üzerine kurulur. Bu planın tatbikatının pek çok defa Almanlar tarafından yapıldığını gördük, fakat şu da bilinmelidir ki ilk darbe sonuçsuz kalacak olursa, arkada bunu takviye edecek diğer bir kuvvet mevcut kalmıyor. Bizim kurmay heyetinin planı ise, baltanın keskin tarafını kullanarak hamlede bulunmak olduğundan düşmanımızın, darbemizden müteessir olduğunu anlamak imkânın haricinde gibi görünüyor.

 

Bizim bu plan dairesinde hareket etmekliğimizin sebebi, darbeyi vuracağımız anda elimizde baltanın kör tarafının hazır bulunmayışından ve ilk darbenin arkasında kademeli olarak kuvvet toplayamayışımızdan ileri gelmektedir. Çanakkale seferi buna güzel bir misaldir. Çanakkale’ye karşı olan ilk hamlemizde baltanın ince ağzı lüzumundan fazla keskin olmuş bulunacak ki iki İngiliz ve bir Fransız zırhlısını Çanakkale’nin sonsuz derinliğine gömdüğümüz gibi birçoklarını da hasara uğratıp bıraktık. Uğradığımız bu bozgunluk Yakın Doğu kavimlerinin gözünde başta bizim için büyük bir darbe halinde yoğunlaştı. İşte bu meşum tarihten itibarendir ki Çanakkale seferinin akamet mezarına, iflas çukuruna yuvarlanıp kaldığı fikri meydana çıktı. İlk defa olarak karaya asker çıkarmamız üzerine Yakın Doğu’da ortaya çıkan bu kötümser fikirler yavaş yavaş takdir ve övgüye dönüştü ve artık kendimizi gösterme zamanının gelmiş bulunduğu kanaatini doğurdu. Ordu ile donanmanın, çelik yürekli insanların bile sabrını tüketeceği benzeri görülmemiş zorluklar karşısında kalmış olduğunu kimse inkâr edemez. Kendimizi ele geçirilmesi imkânsız mevkiler karşısında bulduk; düşman gece ve gündüz ve fakat gayet gizli ve ustaca ileri harekâtı yaptığı halde, bizim harekâtımız düşmanın gözü önünde açıkta yapılıyordu. Düşman topları, çıkarma mevkilerimiz ile harp gemilerimizi durmaksızın hırpalıyor ve piyade askerleri ise gece ve gündüz, savunma hattımızı rahatsız ediyordu. Donanma sahile çıkan her bir askerin, erzakın ve mühimmatın en ufak bir kısmından bile sorumlu olduğu gibi ordunun cenahlarını himaye vazifesiyle de mükellefti.

 

Böyle bir donanmada amiral olmayı kim arzu eder? Amiral olacak zatın mesuliyeti gayet ağır olmakla beraber kumandası altındaki filonun birliklerinde bulunan kişileri, kendi akıbetinden daha fazla kontrol edebilir mi? Fransız ordusunun sağ cenahını muhafaza edecek bir harp gemisine ihtiyaç vardı. Bu vazifeyi Fransız filosu ile müşterek yaptık. Goliath zırhlısı, bu tehlikeli vazifeyi yaparken Mayıs’ın 13. Günü sabahleyin zifiri karanlıkta üç kere torpillendi ve üç dakika içinde battı ve yok olup gitti. Böyle bir müessif olayın tekrar yaşanmasına meydan vermemek üzere gereken düzenlemeler yapıldı. Geceleyin kendisini koruması için ordunun sağ cenahına gerekli tebligat yapıldı ve harp gemileri de bu tehlikeli bölgeden çekildi. Amirallerimiz de birkaç gün istirahat edebildiler. Düşman denizaltılarının Çanakkale sularına ulaştığına dair müthiş haberin etrafta duyulması zamanına kadar filomuz, rahat bir hayat yaşıyordu. Bu habere ilk önce inanılmadı. Fakat ihtiyaten her bir tedbirde almaktan geri durulmadı Filonun iftihar ettiği ve Türklerin şeytanı olan Queen Elizabeth Zırhlısı, yazın latif bir gününde, uzaklarda bulunan bilinmeyen bir limana yollandı. Zırhlının ayrılmasını son derece bir esefle karşıladık ise de emin bir mahalle sığınması zaruretini de derhal takdir ettik. Kıymet derecesine göre iyi bir halde bulunan gemiler de birer birer çekilip gittiler. Amiralimiz, kendi forsunu, kıymeti daha az olan küçük gemilerden birine çekip değiştiriyordu. Denizaltı tehlikesinin vahamet derecesi layıkıyla takdir olununca, aralarında bir çok tarihi isimler taşıyan kıymet-i harbiyesi yüksek savaş gemileri, sahilden uzaklaştırıldı. Sahilde kalması gereken gemiler ise, kendilerine verilmiş bulunan vazifeyi denizaltı tehlikesine karşı aynı katiyet ve soğukkanlılık dairesinde yaparak Yakın Doğu’daki tarafsızların hayret ve övgü dolu bakışlarını üzerine çekmekten geri durmadı!..

 

Donanmanın maneviyatı, baş gösteren tehlike ne mahiyette olursa olsun, asla değişmemiştir. Bu konuda getirebileceğim en büyük şahit, genç bir gemici tarafından gönderilip sansür tarafından kopyalanmış olan aşağıdaki mektuptur; “Valideciğim! Etrafa düşen mermilerden, dört tarafta dolaşan denizaltılardan ve her an bir torpile çarpmak tehlikesinden dolayı burası tahammülün dışındadır. Ben ilk başta biraz korkar gibi oldum. Fakat geçen Pazar günü vaaz esnasında papazın söylediği şu sözleri hatırladım: ‘Tehlike ve korku zamanlarında semaya bakınız…’ Anneciğim! Ben de daima semaya bakıyorum, fakat bilir misin ne için? Bomba atıcı o uğursuz savaş uçaklarından biri var mı diye…” Bahriye tarihimize şan verici olan bu askerlerin isimleri henüz meçhul olup yaşları 12’den 20’ye kadar değişir, fakat harbin en kızgın bir devresinde kan ve canlarını pek pahalıya satarlar. Bu bahadır askerler şanlı akıbetlerine sabırsızca bakıp bu cihan didişmesinde hürriyet ve özgürlük kazanmak için boğuşmakta devam ederler.

 

Çanakkale önündeki deniz harekâtının bütün zahmet ve zorlukları, tehlikeleri donanmanın yalnız genç unsurunun omuzlarına binmekle kalmayıp harbin çıkmasıyla beraber buralara kadar sürüklenip getirilen yardımcı filoyu teşkil eden gemiler, eski ve mürettebatı da emekli denizcilerden ibarettir. Bunların içlerinde yaşları 48 ile 56 arasında değişen nice aile babaları veya büyük babaları bulunmaktadır. Bu zavallılar denizlerde zorluk ve eziyet içinde geçen yıllarla bu yaşa ulaştıktan sonra kendi yurtlarında oturup çoluk ve çocukları ve torunları ile mesut ve tatlı bir hayat geçirecekleri yerde –Gayet battal ve fena düşünülmüş bir fikre uyarak_ buralara kadar sürüklenmişlerdir. Böyle fena ve battal bir fikir de şüphesizdir ki İngiltere’den başka bir memlekette kabul mevkii göremez…” (3b)

 

 

Ellis Ashmead Bartlett’in bu notlarının tamamında inceden inceye kinaye bulunmaktadır ve bazı kısımlarda da acımasızca doğru bildiklerini ve görüşlerini aktardığı gözlenmektedir. Esasında Bartlett’in muharebelerin başından itibaren kara çıkarmaları ve sonrasındaki sürecin de aleyhinde pek çok görüşü bulunmakla birlikte bu yazıda bunların pek azına genelleme yaptığı görülmektedir. Akdeniz Seferi Kuvvetleri harekâtının başından sonuna dek yanlışlıklarla dolu olduğunu, askeri strateji bakımından uygulanan bütün taktik hareketlerin sonuç getirmeyeceği kendisine göre başından bellidir. Bartlett ile birlikte bir de Avustralya’dan Mısır’da yaşanan meselelerin incelenmesi için gönderilen Keith Murdoch mektubu hadisesi vardır;

 

 

“Acaip Murdoch mektubu olayı, el altından yapılan bu bir sürü tenkidin üzerine tüy dikti. Keith Murdoch muhtelif Avustralya gazetelerinin temsilcisi sıfatıyla, Londra’ya gitmekte olan tanınmış bir Avustralyalı gazeteciydi. Avustralya Hükümeti kendisinden, Mısır'da; Avustralyalı askerler için alınan ve pek fazla şikâyeti mucip olan posta tertipleri hakkında bir rapor vermesini rica etmişti, Kahire'den, Hamilton'a dalkavukça bir mektup yazarak, Yarımada'yı ziyaret için izin istemiş, Hamilton da, istemeyerek, buna razı olmuştu…” (3c)

 

 

Robert Rhodes James’in eserinde Murdoch mektubu hadisesi ve bunun etkileri biraz daha teferruatlı olarak geçmektedir ve bölgede bulunan gazetecilerin niçin sürekli baskı gördüğünü ve zamanı geldiğinde tecrit edildiklerini anlamak için önemlidir. R. R. James bu önemli gelişmeyi söyle anlatır;

 

 

“Murdoch ilgisini Anzac'a hasretti. Hamilton, sonradan, ithamlarına verdiği hayran olunacak derecede mutedil ve efendice cevapta yazdığı gibi; [o (Murdoch), Gelibolu'nun mukaddes sahillerini ziyaret için başlangıçta duyduğu şiddetli arzuya rağmen, her zaman kendisini götürecek vasıtanın mevcut olmasına ve istediği her yere gidip her şeyi görmesine izin vermiş olmama rağmen on iki mil mesafedeki Hellas’a bir ziyaretin cazibesine karşı koydu…] Maamafih, Murdoch göreceğini görmüştü. Anzac pişkin askerlerin üzerinde bile bir şok tesiri yapardı. Hele Ağustos muharebelerinden sonra, dizanteriden şikayetçi askerlerin büyük sayılarda tahliyesi, herkesi bıktırıp usandıran monoton yemekleri, sinekleri ve topçu ateşi ile Anzac artık ümit verici olmaktan çıkmıştı. İmroz’a dönüşte Ashmead-Bartlett’le tanışınca ikisi de derhal aynı dilden konuştuklarını anladılar. Ashmead Bartlett bir mektup yazacak Murdoch’da mektubun Londra’daki ilgili makamların eline geçmesini sağlayacaktı. Konuşmalarına kulak misafiri olan Henry Nevinson, Hamilton’ı ikaz etti. Murdoch Marsilya’ya çıkınca bir askeri müfreze tarafından karşılanarak, Londra’ya doğru yoluna devam etmeden önce, mektup kendisinden zorla alındı..."

 

 

Murdoch Londra’ya varınca büyük bir hız ve etkiyle harekete geçti. Gelibolu harekâtı hakkında uzun ve şiddetli bir tenkit yazısı hazırladıktan sonra, Lloyd George’u görmüş olması muhtemel; fakat, Lloyd George eline geçen fırsatı kaçırmadığı muhakkak. Anlaşılan Murdoch önce Carson’u görmüş, o da gazeteciyi hemen Lloyd George’a götürmüş. Lloyd George Murdoch’u elindeki bütün bilgileri kabinenin önüne sermeye teşvik etmiş. Murdoch, daha sonra Grey, Bonar Law, Balfour, Churchill, F. E. Smith ve Hankey ile görüştü. 25 Eylülde Lloyd George, Carson'a şunları yazdı;

 

 

“Dün, Avustralyalı Murdoch’u gördüm. Bana müstesna derecede zeki ve aklı başında görünüyor. Bu da, Çanakkale Boğazı’nı ziyareti hakkında bana anlattıklarını daha da üzücü bir hale getiriyor. Murdoch’un raporu, esas itibarıyla, Hankey’in söylediklerinden bazılarını çok daha teferruatlı anlatıyor o kadar… Bildiğiniz gibi, ben bu Gelibolu teşebbüsüne daima karşı çıktım, siz de öyle ya. Ben başından beri karşıydım, siz de Hükümete dâhil olduğunuzdan beri karşısındasınız…”

 

 

Murdoch’un mektubu, Avustralya Başbakanı Andrew Fisher hitaben yazılmış olup, Hamilton’ın istihfafla hakkından geliyordu. ‘General Hamilton’ı severim ve kendisini son derece nazik buldum; bir gazeteci olarak, kendisine hayranım, fakat bir strateji olarak tam bir başarısızlığa uğramıştır. Braihwaite ise, kuvvetlerimizin samimiyetle Enver’den fazla nefretini kazanmıştır. Birdwood, büyük bir generalin büyük beynine ve savaşçı vasıflarına sahip değildir’ ve daha neler neler. Birkaç yüz yarda ötede, yaralılar sıcaktan ölürken, bir kurmay subayın buzda yüzdüğünü söylüyordu. [Aragon ile sahildeki Avustralya hastanesini kasıt ediyordu…] Yarımada’da her bully beef tenekesinin başında isyan lafı ediliyor; Suvla’da angaryadan kaçanların kurşuna dizilmeleri emredilmiş. Yeni ordu askerleri dayanmaya kuvvetleri veya durumlarını düzeltmek için beyinleri olmayan bir sürü çocuğumsu gençlermiş. Murdoch’un Anzac’taki üç gün ile Ahmead Bartlett’in verdiği bilgilerden edindiği kanaatlere göre, işin içinden ancak, taşkın, sevgi dolu takdirlerini esirgemediği Anzac’lar yüz akı ile çıkıyorlardı. Asquith’in bu hayret verici vesikayı, İmparatorluk Savunma Komitesi’nin ördek yumurtası mavisi kâğıdına bastırarak, Çanakkale Boğazı Komitesi’ne dağıtması birçok yorumcuyu şaşırtmıştır. Fakat o şartlar altında, başka ne yapılabilirdi ki? Lloyd George, Carson ve Bonar Law adamakıllı sabırsızlanıyorlardı; Asquith’in kendisi de, Hamilton’dan ciddi surette şüphelenmekteydi ki, bu vakıa hiçbir zaman takdir olunmamıştır. Hankey’in mutedil ve adil raporunu okuyunca, 20 Ağustos’ta Kitchener’e yazdığı bir mektupta şöyle demiştir. Okuduklarım, işin Suvla kısmından sorumlu olan Generaller ile Kurmay Heyetinin, harp divanına verilerek, ordudan tard edilmelerinin lüzumlu olduğuna kanaat getirmeme kâfidir. Murdoch Mektubu’nun diğer iki hususiyeti de, lâyık oldukları derecede önemle belirtilmemişlerdir. Evvela, Murdoch Avustralya gazetecilik âleminde küçük bir şahsiyet değildi; Avustralya kuvvetlerinin resmi tarihçiliği için, Avustralyalı gazeteciler arasında yapılan seçimde, Bean’den sonra en fazla oy toplayan o olmuştu. Sonra, mektubunun Andrew Fisher’e hitaben yazılmış olması, örtbas edilmesini iki kat güçleştirmişti. (3d)

 

 

(3b) Çanakkale Gerçeği, Ellis Ashmead Bartlett, Yeditepe Yayınevi, 2006, s/269

 

(3c) Gelibolu Harekâtı, Robert Rhodes James, Belge Yayınları, 1965, s/454

 

(3d) Gelibolu Harekâtı, Robert Rhodes James, Belge Yayınları, 1965, s/456

 

[4] Çanakkale Gerçeği, Ellis Ashmead Bartlett, Yeditepe Yayınevi, 2006, s/276

 

[5] Gelibolu Yenilginin Destanı, Nigel Steel – Peter Hart, Epsilon Tarih, 2005, s/261

 

[6] Gelibolu Yenilginin Destanı, Nigel Steel – Peter Hart, Epsilon Tarih, 2005, s/265

 

[7] Gelibolu, Peter Hart, Alfa Tarih, 2014, s/459

 

 

[8] Bunlarla birlikte Kuzey Grubu Komutanı Esat Paşa’nın Kurmay Başkanı olan Fahrettin’in (ALTAY) yerine de Binbaşı Eggert getirilmişti. Tüm bu gelişmelerle beraber, komuta yapısında Almanların biraz daha söz sahibi olması sağlanmıştı.

 

 

[9] Topçu ateş baskını topyekûn bir şekilde başlaması demek, ateş açan tarafın birliklerinin yapacağı bir taarruzun hazırlıkları anlamını taşımaktadır. Böyle bir durumda öncelikle ateş altında kalan tarafın bu bombardımandan zarar görmemek için derin siperlerinde sağlam durması ve taarruz edilmesi tehlikesine karşı da ön hatların, geriden gönderilecek kuvvetlerle takviye edilmesi gerekmektedir. Türk tarafından yapılan bu bombardımanın ana gayesi bu niyeti taşımaktadır.

 

 

Yücel ÖZKORUCU

MUHAREBE ALANI YER İSİMLERİ

07 Ekim 2017
30 Eylül 2017
29 Ağustos 2017
20 Ağustos 2017
29 Haziran 2017
12 Nisan 2017
12 Mart 2017
24 Şubat 2017
17 Şubat 2017
11 Şubat 2017
27 Aralık 2016
26 Kasım 2016
25 Ekim 2016
20 Ekim 2016
11 Ekim 2016
29 Eylül 2016
11 Eylül 2016
14 Temmuz 2016
13 Temmuz 2016
04 Temmuz 2016
28 Haziran 2016
15 Haziran 2016
05 Haziran 2016
03 Haziran 2016
15 Mart 2016
06 Mart 2016
01 Mart 2016
26 Şubat 2016
16 Şubat 2016
14 Şubat 2016
12 Şubat 2016
08 Şubat 2016
03 Şubat 2016
01 Şubat 2016
30 Ocak 2016
10 Ocak 2016
31 Aralık 2015
22 Aralık 2015
03 Aralık 2015
03 Aralık 2015
28 Kasım 2015
27 Kasım 2015
26 Kasım 2015
15 Kasım 2015
09 Kasım 2015
04 Kasım 2015
02 Kasım 2015
01 Kasım 2015
29 Ekim 2015

 

© 2015-2017 www.canakkalemuharebeleri1915.com