bannnerfinal1.jpg

Yücel ÖZKORUCU

Ağustos Muharebeleri - 14 (27 Ağustos 1915 Bomba Tepe Taarruzu)

 

“Anafartalar’ da işler yine kötü gitti. Eski tanrılar dün bize karşı savaştı –sis ve yangın, insanoğlunun icatlarına karşı hâlâ kendi icatlarıyla mücadele ediyorlar…” 22 Ağustos 1915 General Hamilton [1]

 

 

21 Ağustos 1915 günü General de Lisle’ın komuta etmekte olduğu İngiliz 9’uncu Kolordusunun taarruzunda, planlanan hedeflerin ve nihai sonucun yakınına bile varılamamıştı. Bu harekâta takviye olması bakımından Seddülbahir cephesinden getirilmiş olan 29’uncu Tümen, Anzak Kolordusu kuvvetlerinden toplama olan ve Bomba Tepe’yi ele geçirmek için görev alan karma Anzak Tugayı ile Mısır’dan getirtilmiş olan 2’nci Atlı Tümeni de kendilerinden beklendiği ölçüde fayda sağlayamamıştı. Türk savunması Anafartalar bölgesindeki İngiliz Kolordusunun tüm hareketlerini hâkim noktalardan takip ediyordu ve gözlenen gelişmelere göre her an bir taarruz bekleniyordu. Bu taarruz vaktine kadar aradan geçen süre içinde Türk savunması sorumlu olduğu her kesimde siperlerini tahkim etmek ve üzerlerine gelmesi yüksek olasılık dâhilinde olan bir İngiliz taarruzunu karşılamak üzere hazır bulunmuşlardı. Bu hazırlık ve büyük bir kahramanlık içinde mevzilerini korumak için gösterilen sebat ve azim, İngiliz taarruzunu boşa çıkarmıştı.

 

 

 

“Bize gerekli olan yardım kuvvetleri ile bunların savaş malzemesi ve diğer ihtiyaçlarının neden gönderilemeyeceğine dair burada ayrıntılarını açıklayamayacağım sebepleri öğrendiğim ve bu konuda ısrar etmemin boşuna uğraş olduğunu anladığım zaman, takdir edersiniz ki, büyük hayal kırıklığına uğradım. Dolayısıyla ben de, elimde bulunan kuvvetlerle ne yapmam gerektiği konusunda kesin kararımı verdim. Bu karar sonucu, Kuzey Bölgesini, Mısır’dan getirtmiş olduğum 2’nci Süvari Tümeni’yle (atlarını bırakmışlar ve piyade olarak kalmışlardı) ve Güney Bölgesi’nden çekmiş olduğum 29’uncu Tümen ile güçlendirdim. Bu harekâtın gerçekleştirilmesi ve 9’uncu Kolordu ile ve buna bağlı birliklerin savaş düzenine uygun şekle sokulması epey zaman aldı. 21 Ağustos’a kadar yeni hücum yapmak için hazır değildim. Bu hücum, 7 ve 8 Ağustos günü yapmış olduğumuz hücumdan, içinde bulunduğumuz şartlar ve savaşın genel gidişatı sebebiyle çok farklı olacaktı.

 

 

Düşman mevzileri hızla güçlendirilmekteydi. Bu benim için çok büyük bir tehlike oluşturuyordu. Çünkü benim elimde yedek kuvvet yoktu. Eğer Türkleri geri püskürtemezsem, elde tutulmuş alanı mevcut kuvvetlerle koruyamayıp geri çekilmek zorunda kalacaktık. Bu yüzden elimizdeki bütün askerlerle, İsmailoğlu Tepesi’ne karşı saldırıya geçip, duruma göre ya ilk hamlede vadiyi düşmandan temizlemeyi ya da imkânlar elverdiği ölçüde, Suvla Körfezi ile Arıburnu Koyu’nu düşman top ateşinden korumaya karar verdim…” General Ian Hamilton [2]

 

Anzak Kolordusu Komutanı General William Birdwood

6 Ekim 1915 günü Bomba Tepe yakınlarında

 

 

23 Ağustos 1915’te Anafartalar bölgesinde taraflar sakin bir gün geçiriyorlardı. Türk savunma kuvvetleri bölgedeki yüksek arazi kesimlerini ellerinde bulunduruyorlardı ve bu durum kendileri için memnuniyet vericiydi. Bölgede yapılan tek iş siper kazmak ve tahkimatla meşgul olmaktan ibaretti. Bu aşamadan sonra Anzak kesiminde 9’uncu Kolorduyu desteklemek için neredeyse bir hedef kalmamıştı. Buna rağmen Anafartalar kesimi ile daima irtibatta bulunmak ve emniyette kalınması zaruri görülüyordu. Bu zaruri durumu gerçekleştirmenin en önemli yolu ise yine Bomba Tepe’nin ele geçirilmesi ve daimi bir şekilde elde bulundurulmasına bağlı olduğu düşünülüyordu. 21 Ağustos 1915 günü yaşanan hüsranın ardından, General Hamilton’ın aklında bundan sonra yapılacak ve harekâtı sonuca götürecek hamle kalmamıştı. Bu konuda da Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood’un bir maksadı devreye giriyordu. Birdwood’un kuvvetlerinden olan ve İngiliz 9’uncu Kolordusunun taarruzuna yardım maksadıyla toplanan General Cox’un komutasındaki Anzak Tugayının hedefindeki kesim önemini hâlâ daha koruyordu. Bu hedef taktik açıdan çok önemliydi ve en azından Anzak Kolordusunun sol kanadının Bomba Tepe’ye (Hill 60) dek uzatılmasının gerekliliği vardı. Şayet bu hat Susak Kuyusu ve Bomba Tepe’ye kadar alınır ve elde tutulursa 9’uncu İngiliz Kolordusu ve Anzak Kolordusu arasındaki irtibat daha fazla kuvvetlenecek ve bu şekilde Anzak sektöründen Suvla’ya kadar sahil boyunca ilerleyen yol emniyet altına alınacaktı. Ayrıca bu amaç elde edilirse, bu halde her iki Anafarta köyü arasındaki geniş vadi üzerinde görüş hâkimiyeti elde edilmiş olacaktı. İkinci Anafartalar Muharebesi’nin ardından Türk savunması teyakkuz halinden hiç vazgeçmemiş ve savunma hattının korunmasındaki ciddiyet ve disiplini elden bırakmamıştı. Muharebelerin ardından yaşanan durgunluğu, adeta çatışmalar şiddetle devam ediyormuş gibi uyanık davranılmış ve her an yeni bir İngiliz taarruzuna karşı Türk savunma hatlarının tahkim ve takviyesi devam etmişti. 7’nci Türk Tümeninin sorumluluk bölgesinde yer alan ve taktik açıdan Türk savunması tarafından da önemi çok iyi bilinmekte olan Bomba Tepe daha fazla tahkim edilerek dayanma gücü artırılmıştı. Türk savunma kuvvetleri muharebe sessizliğini fırsat bilerek bu tepede yeni siper çalışmaları yapmışlar ve bunları olabildiğince geliştirerek tahkimatı kuvvetlendirmeye çalışmışlardı. Tüm bu olan bitenlere rağmen ve daha önceki tecrübeye göre Anzak Tugayının komutasını yürüten General Cox halen daha Bomba Tepe’yi alabileceğine inanıyordu. Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood, General Cox’un düşüncesini biliyordu ve bu durumu müzakere etmek ve General Hamilton’un görüşlerini almak istemişti. General Birdwood, General Cox’un isteğini rapor olarak Hamilton’a bildirirken, Türk savunma mevzilerinin çok kuvvetli olduğunu ama buna rağmen başarının geleceğine inandığını söylemişti. Şayet bir taarruzun daha kabul edilmesi halinde, 9’uncu İngiliz Kolordusu ve donanmanın topçu ateşi himayesinde harekâtı yinelemek istediğini açıkça belirtmişti. General Hamilton’ın tam olarak çıkmazda bulunduğu ve Anafartalar bölgesindeki yapılan tüm hamlelere rağmen bir türlü başarıya ulaşılamamış olmasının getirdiği bunaltıcı ortamda en azından yaraya merhem olması adına bu cüretkâr teklifi kabul etmişti. Sağlıklı ve dinç durumdaki 1000 kişilik bir taarruz kuvvetinin yeterli olacağı öngörülmüştü. Oysa General Cox bu harekâtı her ne kadar arzu içinde yapmak istese de, önceki taarruz sırasında verilen kayıplardan, muharebe yorgunluğundan ve çeşitli hastalıklardan askerleri döküntü durumuna gelmişlerdi. Bu yüzden yeterli sayıya ulaşabilmek için dokuz ayrı taburdan asker alınmaya başlanmıştı. General Cox komutasındaki Anzak Tugayı 21 Ağustos 1915 günü bu tepeyi ele geçirmek istediğinde ancak, ağır zayiat vermek suretiyle Kayacık Ağılı kesiminde bir mevzi kısmı ele geçirebilmişlerdi.

 

Yeni Zelandalı bindirilmiş kıtaların Ağustos muharebelerinde Bomba Tepe üzerine taarruza geçtiği alan

 

Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood, Bomba Tepe’nin ele geçirilmesinin önemi hakkında bizzat General Hamilton’a izahat vermişti. Bunun ardından icraya geçmeden önce 9’uncu İngiliz kolordusu topçularının ve gemi topçularının himayesi altında bulunmak, kuvvetli bir taarruz yapabilmek için fevkalade zaruri olmuştu. General Hamilton 21 Ağustos gününün hüsranını üzerinden atamamıştı ama bu girişim hiç olmazsa biraz moral kaynağı olabilirdi. Hamilton bu harekâta onay vermekle beraber, azalmış durumdaki top mermilerinin idareli kullanılması konusunda öğüt vermiş ve General Cox’un komutasında yürütülecek olan harekâta destek olunması için çeşitli birliklerden toplanan karma bir kuvvet sağlamıştı. Kendisi de 27 Ağustos 1915 günü saat 13.00 sıralarında harekâtı izlemek için Gökçeada’dan Suvla’ya geçmişti. Burada kolordu karargâhının yukarısında bir kısma kendi geçici karargâhını kurmuştu. Muharebenin seyri kısmına geçmeden önce gelişen bazı hadiseleri aktarmakta yarar bulunmaktadır. 21 Ağustos 1915 günü yapılan taarruz harekâtının başarısızlıkla sonuçlanmasının bir gün sonrasında, Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood ve 9’uncu İngiliz Kolordusu Komutanı General de Lisle, General Hamilton ile buluşarak tüyleri diken diken eden bir teklif konusunda görüşmüşlerdi. Mağlubiyetin ardından Guy Dawney’in ileri sürdüğü görüş, Anafartalar bölgesinin tahliye edilmesi anlamını taşıyordu. Esas itibarıyla bu konuyu görüşmeye açan generaller de fikrin yanında yer almıyorlardı. Onlar, muhtemelen General Hamilton’un refleksini görmek istemişlerdi. Hamilton bu konuyu işitir işitmez ürpermiş ve hiddet içinde Dawney’in tam bir bozguncu olduğunu ifade etmişti. General de Lisle bu fikrin İngiliz mağlubiyetinin itirafı niteliğinde olacağını ve bunun çok büyük bir prestij kaybına yol açacağını düşünüyordu. General Birdwood ise kendi sorumluluk alanının sol kanadının tamamen tehlikeye düşmesi sonucundan korkuyordu. Üstelik bu mağlubiyetin ardından General Hamilton’ın zihninde kendisini avutmak için dolanan bazı sözcükler varken böyle bir teklif tam olarak bir şok sebebiydi;

 

 

“1915 Ağustosu muharebeleri sonucu, hareket sahası kazandık ve düşmana muazzam kayıplar verdirdik. Ne kadar muazzam olduğunu o zaman bilmiyorduk. Fakat esas gayemize, yani, Boğaz'a hâkim olma imkânına ulaşmayı başaramamıştık. Bununla beraber, Türklerin maneviyatı kırılmış ve tamamen müdafaaya çekilmek zorunda bırakılmışlardı…” General Ian Hamilton [3]

 

 9'uncu İngiliz Kolordusu Komutanı General Julian Byng

 

Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanı General Ian Hamilton, Anafartalar çıkarmalarından önce bu harekâtın yürütülmesi için İngiltere’ye General Julian Byng’in ismini vermişti. Bu ismin gelişi İngilizler için iş işten geçtikten sonra gerçekleşmişti. General Byng 23 Ağustos 1915 tarihinde yarımadaya gelerek, Anafartalar kesimindeki 9’uncu İngiliz Kolordusunun komutasını üzerine almıştı. Zamanında gerçekleşmeyen bu değişim artık çok fazla bir şey ifade etmiyordu. General Byng’in gelişinin ve komutayı devir alışının ardından General de Lisle 29’uncu İngiliz Tümeninin başına dönmüştü. General de Lisle’ın 9’uncu İngiliz Kolordusunun başından ayrılması üzerine, General Mahon 10’uncu Tümen Komutanlığına geri dönmüştü. General Hammersley’in bacağında bir problem olduğundan onun yerine 11’inci İngiliz Tümeninin başına General Edward Fanshave geçirilmişti. Byng ile birlikte gelen General Stanley Maude ise Arıburnu kesiminde bulunan 13’üncü İngiliz Tümeninin başına geçmişti.

 

 

General Hamilton Anafartalar bölgesinde 27 Ağustos 1915 günü yapılacak olan Bomba Tepe taarruzunu izlemek üzere yerini aldıktan sonra, taarruz hazırlıkları hız kazanmıştı. Saat 16.00 olduğunda 7’nci Türk Tümeninin savunma bölgesi istikâmetindeki cephesine ve bilhassa da Kayacık Ağılı kesimindeki Türk savunma mevzilerine, İngiliz kara ve deniz topçuları tarafından aynı anda şiddetli bir bombardıman başlamıştı. Yoğunlaştırılmış durumda ve şiddeti hiç eksilmeyen bu bombardıman etkili bir biçimde devam etmişti. Sonuç olarak Kayacık Ağılı kesiminde bulunan Türk siperlerinin önemli bazı kısımları tarumar edilmişti. Bu kesimde savunma durumunda olan Türk piyade askerlerinin pek çoğu bombardıman sırasında şehit olmuşlar ve yaralanmışlardı. Bomba Tepe istikametine taarruza kalkan birlikler bombardımanın nihayetlenmesiyle birlikte üç hat halinde hareket etmişlerdi. 350 Avustralyalı sağ kanatta, 400 Yeni Zelanda ve Avustralya askeri merkez kesimde ve 5/Connaught Rangers birliğinden 250 asker de sol tarafta yer almışlardı. Taarruz başladığı andan itibaren çok büyük bir mukavemete uğramasına rağmen inatçı bir hücum anlayışı ile birlikler tepenin güney eteklerinde ve bunun hemen sağ tarafındaki burunda kuvvetli sayılabilecek bir mevzii tutabilmişlerdi. Kayacık Ağılı’nın kuzey ve güneyinden taarruza geçen birlikler daha ilk anda Türk savunması tarafından püskürtülmüşlerdi. Bu iki hat ile birlikte harekete geçen ve tam cepheden ilerlemiş olan diğer bir hat, Bomba Tepe’nin güneybatısındaki 21’nci Türk Alayının 3’üncü Taburu ile 2’nci Taburunun arasında yer alan bir bölük kadar savunma kuvvetinin mevzilerini ele geçirmişlerdi. Bu mevziyi tutan Türk piyadeleri sonuna dek sebat göstermişler ama bir noktadan sonra cephaneleri ve takatleri kalmamıştı. Bu askerlerden 46’sı esir düşmüş ve tüm ordudaki miktarı az olan makineli tüfeklerin üç tanesi daha burada kaybedilmişti. Bu kesimdeki hareketliliğin hemen ardından 7’nci Tümen ihtiyatında bulunan 33’üncü Türk Alayının 1’inci ve 2’nci Taburları Bomba Tepe’ye sürülmüşlerdi. Bu taburların ilk işi Bomba Tepe’de bulunan dayanak noktasına gitmek olmuştu. Bu taburların bir kısmı dayanak noktasının bulunduğu yerden, diğer bir kısmı ise tepenin kuzeyinden İngilizlerin eline geçen mevzileri ateş altına almışlardı. Bu ateş yoğunluğu taarruz eden birlikleri durdurabilmişti ama hemen ardından bulundukları noktalara açılan İngiliz topçu ateşinin himayesi sebebiyle karşı taarruz başlatılamamıştı. Bu topçu ateşleri karanlık çökünceye kadar devam ederek mevzileri ele geçiren İngiliz birliklerini himaye etmişti. Gece karanlığı olduktan sonra ise 33’üncü Alay birlikleri İngilizlerin eline geçen mevzilerin tekrar kazanılması için karşı taarruza geçmişlerdi. Ne var ki, bu taarruz beklendiği için İngilizlerin makineli tüfek, piyade tüfekleri ve bomba atışları yoğun bir şekilde işlemeye başlamışlardı. Gösterilen şiddetli direnç karşısında Türk piyadeleri bir başarı sağlayamamışlardı. Gece süresince bu karşı taarruzlar birkaç kez yinelendiyse de, İngilizlerin eline geçmiş olan siperlerden ancak bir bölümü geri alınabilmişti. Bu defa İngiliz birliklerinin yaptıkları karşı taarruzlar sonrasında bu siperler bir kez daha elden çıkmıştı. Gece yarısı takviye için gönderilmiş bulunan 9’uncu Hafif Süvari birlikleri de umulduğu gibi işler yapamamışlardı ve oldukça az bir yer kazanabilmişlerdi.

 

Bomba Tepe yakınlarında bir Avustralyalı askerin cesedi görülüyor

 

 

28 Ağustos günü ele geçirilmiş olan mevziler elden geçirilmeye ve ıslah edilmesi için çalışılmaya başlanmıştı. Bu kesimlere 10’uncu Hafif Süvari birliği takviye olarak gönderilmişlerdi. Gece yarısını biraz geçtikten sonra taarruz bir kez daha tekrar edilmişti. Bu kesimdeki muharebe oldukça şiddetlenmişti ve 10’uncu Hafif Süvari birlikleri nispeten biraz daha öne çıkmışlardı ama ne yapılsa da saldırı pek ümit vaat etmiyordu. Sabaha dek süren çatışmalar şiddetini eksiltmemiş ama Avustralyalı ve Yeni Zelandalı birlikler olağanca çaba göstermek için ısrarcı davranmışlardı. Sabah olduğunda ise bu kadar kıyasıya süren mücadele sonunda taarruz eden birlikler toplam 110 kişi kadar zayiat vermelerine rağmen, taarruzun hedefi olan hemen her nokta Türk savunmasının elinde bulunduğu görülmüştü. Susak Kuyu tarafına doğru uzanan bazı mevziler bu taarruzun sonunda ele geçirilmiş ve emniyet altına alınmıştı ama esas hedeflenen tepe hâlâ daha Türk savunmasının elinde bulunuyordu. Bu taarruz da genel hatlarıyla başarıya ulaşamamış ama Anzak kuvvetlerine avunabilecekleri ve cesaretlerine atıflar yapabilecekleri bir deneyim olmuştu. Hatta bazı subaylar bu avunma meselesini daha yukarıya taşıyarak, ısrar edilmesi halinde bu tepenin mutlaka ele geçirilebileceği görüşünü savunmuşlardı. Bu son umutsuz hareket ile birlikte artık yerel nitelikli taarruzlara da bir son verilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştı. Türk savunması ciddi ölçüde tahkimat yaparak savunma için sağlam dayanaklar oluşturuyor ve şiddetli bir biçimde savunmayı sertleştirebildiği gibi, mukabele etme yeteneği de sergiliyordu. Aslında henüz bu taarruzun başlamasından önce İngiliz topçularının bombardımanı sırasında Türk savunması tarafından bazı önlemler alınmaya başlanmıştı. Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal, daha ilk anlarda bombardımanın başlamasıyla beraber 6’ncı Tümene hazır olması emrini vermişti. İngiliz birliklerinin 7’nci Türk Tümeni kesimine taarruza başladıktan sonra, 6’ncı Tümenin iki taburlu olan 17’nci Alayı, saat 17.30 sıralarında 7’nci Tümen bölgesine gönderilmişti. Bununla birlikte 9’uncu Türk Tümeninin ihtiyatı durumunda olan 126’ncı Alayın 2’nci Taburu, gerek duyulması halinde 7’nci Tümene yardımcı olmak üzere Azmak Dere civarına sürülmüştü. İngiliz birlikleri bu kısmi başarılarını daha da pekiştirmek üzere taarruz edilen ve ele geçirilen siperlerin bulunduğu kesime iki tabur daha sürmüşler ama başarı bu kadarla sınırlı kalmıştı. 17’inci Türk Alayı iki taburu ile sabaha dek sürdürdüğü mücadele sonunda başarıya ulaşamamış ve kaybedilmiş olan siperler geri alınamamıştı. Bu taarruz ve karşı taarruz sırasındaki çatışmalarda Türk tarafı toplam 679 şehit ve yaralı vermişti. Karşı tarafta ise 1100 kişilik bir zayiat oluşmuş, bunun karşılığında bir bölük kuvvetinde askerin tutunabildiği bir mevzi ele geçirilmiş ama Bomba Tepe diğer kısımlarıyla birlikte Türk savunmasının elinde kalmıştı.

 

27 Ağustos taarruzunda Bomba Tepe'nin deniz tarafındaki Kayacık Dere yakınlarında çıkan yangın

 

27 Ağustos 1915 günü Bomba Tepe’ye başlatılan taarruz İngilizler için Anafartalar bölgesindeki umut taşıyan son harekât olmuştu. Bu andan itibaren Anafartalar ve Arıburnu muharebe alanlarındaki tehdit edici ve tehlike uyandıran hiçbir hareket yaşanmamıştı. Bu bölgeler artık siper muharebelerinde geçen, tarafların birbirlerini yıpratma mücadelelerine dönüşmüştü. Zaman içinde yapılan mevzi tahkim çalışmaları ile karşılıklı siperler birbirlerine nispeten biraz daha yakınlaşacak ama büyük taarruzlar yapılmayacaktı. Her şeye rağmen Türk tarafı işi sonuna kadar sıkı tutmaya kararlıydı. İngilizlerin, Çanakkale’den mağlup bir şekilde ayrılmalarının uluslararası siyasi ortam gereğince mümkün olduğu düşünülmüyordu. Bir şekilde yeni kuvvetler gelebilir ve başka noktalara çıkarma yapılabilirdi. Bu kuşku Türk ordu karargâhını zinde tutuyordu. Rehavete yer verilmeyerek her an yeni bir İngiliz harekâtı belirecekmişçesine ciddi bir biçimde hazırlıklar sürdürülüyordu. Özellikle de gelecek zaman dilimi içinde yapılması olası yeni bir İngiliz çıkarması ihtimali üzerine 5’inci Ordu Komutanlığı bazı yeni girişimlerde bulunuyordu. 5’inci Ordu, Saros tarafında bulunan 6’ncı Kolordu’dan ihtiyat kuvvetlerinden verebileceği kadarının kendilerine gönderilmesini rica etmişti. Bunun üzerine 26’ıncı Tümenin 59’uncu Piyade Alayı ile iki sahra ve iki de dağ bataryası gece Sivli bölgesi istikâmetine doğru yola çıkarılmıştı. Bu kuvvetler 28 Ağustos 1915 akşamı Sivli’ye varabilmişler ve oradan da Turşunköy’e gönderilmişlerdi.* Saros bölgesindeki 26’ncı Tümenin (76’ncı ve 78’inci Alaylar olmak üzere) diğer iki alayının ise 28 Ağustos sabahı yola çıkarılabileceği bildirilmişti. Anadolu yakasında bulunan ve dört tabur ile üç bataryadan kurulu 3’üncü Tümene Erenköy’e gitmesi ve orada hazır bulunmaları talimatı verilmişti. 26’ncı Tümenin 78’inci Alayına mensup 1’inci ve 2’nci Taburları 30 Ağustos 1915 günü gerekli olduğunda 5’inci Tümene yardımcı olmaları maksadıyla Turşunköy ile Ece Limanı arasında bırakılmıştı. 26’ıncı Tümenin bu hareketliliği sırasında Asya Grubundan Erenköy bölgesine getirilmiş olan 3’üncü Tümen de 28/29 Ağustos 1915 gecesi Çanakkale’den Yarımada’ya geçirilerek, Kocaçimen doğusunda Matik Deresi’ne gönderilmişti. Muharebeler sırasında gerektiğinden fazla yorulmuş durumda olan 7’nci Tümen 28/29 Ağustos gecesi, 6’ncı Tümen tarafından değiştirilmişti. Bu değiştirme süresi boyunca tümenin sağ kanadında kalmış olan 20’nci Alay daha sonra bu değiştirme işleminin devam ettirilmesi düşünülerek olduğu yerde bırakılmıştı. Sol tarafta bulunan 21’inci Alay ise 16’ncı Piyade Alayı ile değiştirilmişti. Tümen bölgesinde bulunan 41’inci Alayın 4’üncü Taburu, Güney Grubunda bulunan alayına; 24’üncü Alayın 1’inci Taburu Conkbayırı bölgesindeki alayına; 33’üncü Alayın 2’nci ve ‘üncü Taburları da Abdurrahman Bayırı’na gönderilirken, topçular mevzilerinde bırakılmışlardı.

 

 Bomba Tepe yakınlarındaki 100 rakımlı tepe üzerinde yanmış cesetlere ait kemik kalıntıları

 

*Saros Bölgesindeki 6’ncı Kolorduya Bağlı 26’ncı Tümen birliklerinin 28 Ağustos tarihinde Anafartalar kesimine varmış olmaları ilginç bir konudur. Türk resmi tarih yayınına göre** 26’ncı Tümen 31 Ağustos akşamı kolbaşısıyla Saros bölgesine ulaşmıştır. Bu anlatıma ait paragraf olduğu gibi aşağıya alınmıştır.*** Aynı eserin 427’nci sayfasının ilk satırlarında geçen anlatıma şu şekildedir, “26’ncı Tümeni de 28 Ağustos 1915 sabahı 5’inci Ordu emrine Sivli’ye yola çıkarmıştı". 26’ncı Tümenin Sivli’ye28 Ağustos 1915’te hareket etmiş olduğu bu eserin 429’uncu sayfasında da belirtilmektedir. 31 Ağustos 1915 tarihinde Saros’a varmış olan bu tümenin, 28 Ağustos 1915 günü henüz Saros bölgesine gelmemişken Anafartalar bölgesi istikametine yola çıkarılmış olmasında tam bir tutarsızlık bulunmaktadır.

 

** Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesi, Cilt V, Kitap III, Atase Yayınları, 2012, s/426

 

*** “24’üncü Tümen, 16 Ağustos 1915’te kolbaşısıyla Saros bölgesine gelmiş; 26’ncı Tümense 16/17 Ağustos 1915’te Edirne’den yürüyüşe geçerek 31 Ağustos 1915 akşamı kolbaşısıyla Saros bölgesine ulaşabilmişti…”

 

 

Kayacık Dere - Sağda Türk siperleri- Derenin sol tarafında Avustralyalıların siperleri 

Karşıda Anafarta Limanı ve Tuzla Gölü

 

Anafartalar Grubu Komutanlığı sorumluluğundaki bölgede yapılan değişikliklerin sonunda 7’nci Tümen Komutanlığı karargâhı ve 21’inci Piyade Alayı da dinlendirilmek üzere Büyük Anafartalar doğusuna alınmıştı. Bu değişiklikler ve yapılan intikallerin sonrasında Anafartalar bölgesindeki birlikler altı tümene ulaşmıştı. Bu kadar birliğin bulunması sebebiyle 29 Ağustos 1915’te Anafartalar cephesi iki kolordu olarak bölünmüştü. Cephenin sağından başlamak üzere 5’inci, 12’nci, 9’uncu Tümenler ile 2’nci Kolordu; 6’ncı, 4’üncü ve 8’inci Tümenler ile de 16’ncı Kolordu olarak teşkilatlanmıştı. Ece Müfrezesi üç taburdan kuruluydu ve Tayfur’da bulunan 4’üncü Süvari Alayı ile birlikte tüm bu birlikler Anafartalar Grubu Komutanlığının emrine verilmişti. Büyük Anafartalar’ın doğusundaki 7’nci Tümen ile Sivli’deki 11’inci Süvari Alayı grup ihtiyatı olarak görevlendirilmişlerdi. Anafartalar Grup Komutanlığının sorumluluğunda olan bölge yapılan değişikliklerle birlikte Despot Limanı’ndan, Conkbayırı’nın güneyindeki 261 Rakımlı Tepe’ye kadar uzanıyordu. Ağustos ayı sona ererken, Hem kuzey Grubu bölgesinde hem de Anafartalar Grubu bölgesinde yapılan değişikliklerle birlikte meydana gelmiş olan yeni duruma göre Kuzey Grubu sağ kanadının biraz daha kuzey istikametine doğru açılması gerekmişti. Bu vaziyette olunca cephesi Sazlıdere’ye kadar uzayan 19’uncu Tümenin bir komuta altında idare edilmesinin sakıncalı olabileceği düşünülmüştü. Bu sebeple Arıburnu bölgesindeki Türk savunma cephesi Sağ ve Sol Kanat Bölge Komutanlıkları adı altında ikiye ayrılmıştı. Sağ Kanat Bölge Komutanlığına Albay Yakup Şevki, Sol Kanat Bölge Komutanlığına ise Albay Rıfat’ın görevlendirilmesinin düşünülmesi 5’inci Ordu Komutanlığının onayına sunulmuştu. Ordu Komutanlığı da bu öneriyi uygun bulmuştu. Başkomutan Vekili Enver Paşa, İkinci Anafartalar Muharebesinin hemen ardından 23 Ağustos 1915 günü Kurmay Başkanı Ferik Bronzart Paşa ile Yarımada’ya gelmişti. Birlikte muharebe bölgesindeki cepheyi süratli bir şekilde teftiş etmişlerdi. Aslında Arıburnu bölgesinde ve Anafartalar’da yeni bir düzen alınmasının sebeplerinden birisi muharebe bölgelerinin şartları olmakla beraber, aynı zamanda bu teftişin ardından Enver Paşa ile 5’inci Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders’in yazışmaları da etkili olmuştu. Anafartalar kesiminde Albay Mustafa Kemal’in sorumluluğunda kazanılan başarılar ve buradaki birliklerin iyi idare edilmesi gözle görünür biçimde gayet açıktı. Durum bir bakışla Albay Mustafa Kemal’in olanaklarını sınırlandırmak isteği biçiminde görülüyordu. İki Kolordu büyüklüğünde birliklere komuta edebilmek için Albay Mustafa Kemal’in terfi ettirilmesi gerekiyordu.

 

 

Bomba Tepe

4'üncü Avustralya Tugayı'nın saldırıya uğradığı yerdeki meşe ağacını yan tarafından alınmış bir görüntü.

Resimde görülen metal levha, keskin nişancıların korunması için kullanılmış

 

25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarmaların ardından 19’uncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in emrindeki birlikleri üstün sevk ve idare altında yönetmesi ve inisiyatif almasını bilen ve birliklerini risk altına almadan zamanında ve doğru noktalara yönlendirmesi muharebe bölgesinde gidişat üzerine çok etkili olmuştu. Bu etkili ve yerli yerinde olan kararlar neticesinde, kritik durumlar için üst komutanlığı ikaz ederek muharebelerin gidişatı üzerinde olumlu etkilerde bulunması çok dikkat çekici olmuştu. Arıburnu bölgesindeki muharebelerin başlangıcında ve devamında kendi komutası altında bulunan 19’uncu Tümen birliklerinden başka bölgeye sevk edilen diğer kuvvetleri de komutası altında bulundurmuştu. Bu sorumluluk alanı onun için hiçbir sorun çıkarmamış, bilakis tek elden yapılan sevk ve idare sonucunda bölgedeki düşman kuvvetleri Arıburnu sırtlarında çakılı kalmış ve manevra kabiliyeti elinden alınmıştı. Ağustos ayına gelindiğinde Albay rütbesiyle komuta ettiği Anafartalar Grubu birliklerinin muharebe düzenlerini çok iyi koordine etmiş ve birlikler arasındaki düzenlemeler ile muharebe hattındaki etkili müdafaa biçimi, önce İngilizleri durdurmuş ve devamında ise İkinci Anafartalar zaferi ile başarılarını muştulamıştı. 5’inci Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders, sorumluluk almayı seven bu cesur komutan için daima olumlu görüşler ve duygular beslemişti. Bilhassa İkinci Anafartalar zaferi sonrasında kendisine itimadı oldukça gelişmiş durumdaki Liman von Sanders Albay Mustafa Kemal’in general olarak terfi ettirilmesini ve bu sorumluluğu rahatça kaldırabileceğini bildiği için, sonuna kadar kendisine güvendiğinden Başkomutanlık Vekâletine öneride bulunmuştu. Oysa Albay Mustafa Kemal henüz Haziran ayının başında terfi almıştı ve bu hızlı yükseliş Enver Paşa için biraz da tedirginlik sebebi olmuştu. Albay Mustafa Kemal’in General olarak rütbesinin yükseltilmesi meselesi birkaç ay boyunca Enver Paşa tarafından askıda tutulmuş ve sonrasında padişaha sunulmuştu. Albay Mustafa Kemal olup bitenleri yakından takip ediyordu ve bu terfiinin en kısa zamanda ve muhakkak yapılmasını kendisi de çok istiyordu. Bu yüzden neler olduğunu anlamak üzere her fırsat oluştuğunda girişimlerde bulunmaktan geri kalmıyordu. Bunlardan bir tanesi de 5’inci Ordu Karargâhı 1’inci Şube Müdürü Vekili Yüzbaşı Ali Remzi’yi (Yiğitgüden) bir bahane oluşturarak yanına getirmeyi başarmış olmasıydı;

 

“Yarbay Mustafa Kemal (ATATÜRK)’in Arıburnu cephesinde 19’uncu Tümen Komutanıyken 5’inci Orduca albaylığa yükseltilmesi hususunda yapılan öneri, tıpkı generalliğe yükseltilmesi işinde yapıldığı gibi, hayli geciktirilmişti… Bu olay bir gerçektir. Merhum ATATÜRK, benden gerçeği öğrenmek istemişti. Bir bahaneyle ve hatta güçlükle beni ordu karargâhından bir gece için yanına getirtmişti. Fakat ben, gerçekten bir şeyden haberdar olmadığımdan, kendilerini tatmin edememiş ve hiddetlenmelerine sebep olmuştum. Bu olaya, Tümen Kurmay Başkanı Binbaşı İzzettin (Çalışlar) ile Kuzey Grubu Karargâhında görevli ve ATATÜRK’ün sınıf arkadaşı Kurmay Binbaşı Ohrili Kemal de tanıktırlar.” [4]

 

 

Albay Mustafa Kemal neler olduğu hakkında gerçeği tam olarak anlamak istiyordu. Bu defa Telefon bağlantısı ile 5’inci Ordu Karargâhında Kurmay Başkanı Yarbay Kâzım’ı (İnanç) bulmuştu. Kendisine neler olduğunu sormuş ve aynı zamanda bir ikazda bulunmuştu. Şu an için bir Albay olduğunu ama gelecekte şimdiden akıllarına gelmeyecek bir biçimde yüksek komuta sahibi olacağının bilinmesini gerekenlere uygun lisan ile hatırlatılmasını istemişti. Bu oldukça sert bir çıkıştı. Başkomutan Vekili Enver Paşa harp sahasını teftiş ettikten sonra İstanbul’a dönüşünün hemen ardından 5’inci Ordu Komutanlığına bir emir göndermişti;

 

 

“Anafartalar Grubundaki altı tümenin bir komuta altında sevk ve idaresinin mümkün olmayacağını gördüm. Arıburnu ile Anafarta’nın esasen birbirine bağlı olması bu tümenlerden birbiri yanında iki veya üç kolordu meydana getirilmesini ve kolorduların doğrudan doğruya size bağlanmalarını tabii ve lüzumlu görüyorum. 8’inci Tümen Komutanı Albay Ali Rıza, 15’inci Kolorduya komuta edebilir. Bu esasa göre soldan başlayarak 3’üncü, 15’inci, 16’ncı ve 2’nci Kolordular yan yana bulunmuşlardır. 2’nci Kolorduya Faik Paşa yerine birinin atanması size bırakılmıştır.” [5]

 

 

İstanbul’dan gelen bu emir üzerine 5’inci Ordu Komutanı Anafartalar Grup Komutanlığına bir emir yayınlamıştı;

 

 

“Yalova Dolayı
29 Ağustos 1915

Anafartalar Grubu Komutanlığına

“Her üç tümenin de grubunuzda bulunması dolayısıyla 2’nci Kolordu Karargâhının da gruba katılmasını emrettim. 2’nci Kolordu Komutanlık Vekâletini 3’üncü Tümen Komutanı Nikolai Bey yapacaktır. Adı geçen kolordunun tümenleri, muharebe durumu gereği olarak şimdilik 5’inci, 12’nci ve 9’uncu Tümenler olacaktır. Azmak güneyindeki 6’ncı, 4’üncü ve 8’inci Tümenlerse, Albay Ali Rıza komutasında olarak 15’inci Kolorduyu teşkil edecektir. Şu her iki kolordu, her iki bölgedeki harekâtın yekdiğeriyle pek ilişkili bulunması dolayısıyla, sizin emrinize verilmiştir. Cepheden azar azar çekmek istediğiniz 7’nci Tümen kıtalarının şimdilik grup ihtiyatı olmakla beraber zorunlu durumlarda ordu ihtiyatını oluşturan 26’ncı Tümenle 3’üncü Tümenden de doğrudan doğruya kıta getirir ve orduya bilgi verirsiniz.”

Liman von Sanders” [6]

 

 

Bu emrin şekillenmesinde 5’inci Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders’in Başkomutanlık Vekâletine yaptığı bir öneri etkili olmuştu. Bu öneri metninin ne içerdiği tam olarak bilinmiyor ama Albay Mustafa Kemal’in zaferin ardından gücendirilmemesi için sorumluluk alanının daraltılmaması şeklinde olduğu tahmin edilebilir. Bunun için Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın yanıtı ipucu teşkil etmektedir;

 

 

“İstanbul
4 Eylül 1915

-TELGRAF-

“Anafarta Grubunun devamını, bu grup içindeki tümenlerin şimdilik yalnız 2’nci ve 15’inci Kolorduları oluşturmasını ve grup komutanlığı görevine ek olarak 16’ncı Kolordu Komutanlığı görevinin de Mustafa Kemal Bey tarafından yapılmasını yüksek önerileriniz üzerine uygun gördüm. Yine yüksek önerileriniz üzerine 2’nci Kolordu Komutanlığı Vekâleti, Nikolai Bey tarafından yapılabilir. Kurmay Başkanları, uygun gördüğünüz şekilde atanmıştır.

Başkomutan Vekili” [7]

 

Bomba Tepe yakınlarındaki derenin doğu tarafından karşı istikamete bakış

 

İtilaf Devletleri için işlerin pek de yolunda gitmediği bir dönem sürmekteydi. Çanakkale Cephesinde İngiltere’den gönderilen yeni ordu tümenleri ile yeni bir cephe hattından başarıya ulaşma ümitleri neredeyse tamamen yok olmuştu. Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanı General Ian Hamilton’un bir kez daha başarıyı garantilemek üzere yaklaşık 95 000 kişiden oluşan yeni destek kuvvetler talebi İngiltere’de ürperti ile karşılanmıştı. Aslında birinci dünya savaşının cereyan ettiği tüm cephelerde başarılı sonuçlar ile büyük umutlar yaşanacak hiçbir durum gelişmemişti. Avusturya – Alman taarruzları, doğu cephesinde Rusları oldukça kötü bir şekilde sarsmaya başlamıştı. Rus ordusu zor durumdaydı ve üzerine her gidişte yeni bir sarsıntı yaşamaktaydı. Muharebeler sırasında yaklaşık olarak yarım milyon kadar insan ve 3000 civarında top kaybedilmişti. Bu başarısızlıkların ardından Ruslar karmaşık düşünceler içinde olmakla birlikte subaylar arasında hızla vesveseler yayılıyordu. İngiliz ve Fransızların tüm hesapları kendi çıkarları doğrultusunda hesapladıkları düşüncesi Ruslar arasında ayyuka çıkmış durumdaydı. İngiltere ve Fransa için de yeni bir kaygı gelişmeye başlamıştı. Rusların kendi durumlarını ortaya koyarak tek taraflı bir barış anlaşmasına gitmesi ve daha fazla kayıp yaşamamak için bu yolu izlemeleri büyük bir korku sebebiydi. İtalyanların Avusturya hatlarını yarmak için yaptığı bazı teşebbüsler cılız kalmış ve hiçbir defasında başarıya ulaşılamamıştı. Bu kesimde olumlu bir sonuç beklemek pek mümkün görünmüyordu. İngiliz ve Fransızlar için esas çok daha belirgin bir endişe sebebi varsa, o da Bulgarların İttifak devletleri tarafına çok daha fazla meyilli olmalarıydı. Almanya’nın verdiği borç ile Bulgaristan tarafında bazı hazırlıklar yapıldığı biliniyordu. Bulgaristan’ın Avrupa Merkez Devletleri tarafına geçmesinde çok büyük mahzurlar vardı ve bunların en başında gelen ve en önemli olanı, Almanya’dan Osmanlı Devletine mühimmat ulaştırılmasında büyük kapının açılması anlamına geliyordu. Çanakkale cephesinde Ağustos ayı sonuna kadar olan gelişmeler sonunda bir türlü başarıya ulaşılamamış olması Balkan Devletlerini çok yakından ilgilendiriyordu ve Bulgaristan’ın durumu İtilaf Devletleri adına cidden endişe verici idi. Gelibolu Yarımadası’ndaki son girişimin mağlubiyetle sonuçlanması oldukça buhran içinde karşılanmıştı. Bu ayın sonunda İtilaf Devletlerinin her cephesinden olumsuz haberler gelmesi, alarm çanlarının acı seslerinin zihinlerde duyulması anlamına geliyordu. Böyle bir durumda uluslararası siyasal konjonktür bakımından İtilaf Devletlerinin bazı olumlu girişimlerle bu buhranlı dönemi domine etmesi gerekiyordu. Böylelikle gözler bir kez daha Gelibolu Yarımadası’na çevriliyordu. Her ne şekilde olursa olsun, Rusya’ya yardım götürebilmek için boğazlar açılmalı, Osmanlı Devleti’ne dışarıdan bir yardım gelmesine vakit bırakmadan bu savaşta devre dışı bırakmanın bir yolu aranmak zorundaydı. Bu hamle gerçekleşmiş olduğunda 300 000 kişilik bir kuvvete sahip olan Bulgaristan’ın merkezi kuvvetlere katılımının önüne de geçilmesi olanağı doğacaktı.

 

 

Yeni Zelandalı birliklerin 21 ve 27 Ağustos'ta Bomba Tepe'ye taarruz ettiği alan

 

Çanakkale cephesinde General Hamilton’un 17 Ağustos 1915 tarihinde göndermiş olduğu telgrafta bir kez daha takviye kuvveti talebi bulunması, İngiltere’de bütün başları çaresizlik içinde öne eğmişti. Hükümetin doğu siyaseti oldukça zorlukla ayakta tutulmaya çalışılırken, bu istek karşısında daha da olumsuz bir hava esmeye başlamıştı. Daha önce kuvvet desteği istenirken hiç olmazsa bazı olumlu sonuçlar alınabileceğine dair ümit verici raporlar geliyordu. Ne var ki, bu son rapor oldukça şevk kırıcı bir özellik taşırken belli ki, hiçbir başarı vaat etmediği gibi, durumu kurtarmak ve Gelibolu Yarımadası’nda bulunan birliklerin savunma hatlarında kuvvetli kalabilmesine yarayacaktı. Lakin bu genel olarak hiçbir şey ifade etmiyordu. Büyük bir kuvvetin bu şekilde atıl vaziyette kalması ve bunların üzerine bir de takviye kuvvetler istenmesi pek makul karşılanmamıştı. Anafartalar cephesinden ve Arıburnu bölgesinden yapılmış olan ve baskın niteliği taşıyan harekât 25 000 zayiat verilmesine rağmen amacına ulaşamadığı gibi, Türk savunması tamamen yerleşmiş ve bulundukları hatları kuvvetli bir biçimde tahkim etmişlerdi. Baskın niteliği bütün şansları barındırarak başarıya giden yolu işaret etmekteydi ama artık bu bölgedeki harekâtın böyle bir özelliği bulunmuyordu. Bundan sonra ne kadar taarruz yapılırsa yapılsın başarılı sonuç alma umudu mantıksal olarak bulunmuyordu ve doğrusu bu konuda hiç kimsede umut besleyecek hal kalmamıştı. General Hamilton’ın başarılı olacağı ve bu konuda fazlasıyla samimi bir şekilde bu başarıyı arzu ettiği konusunda hâlâ daha inanç sahibi olanlar çoğunlukta olmasına rağmen kafaları karıştıran ve insanları adım atmaktan alıkoyan bir problem vardı. Hamilton’ın emrine yeni kuvvetler verildiği takdirde, bir başka büyük taarruza geçilir ve önceki gibi ağır bir zayiatın ardından beklenen başarı gelmemiş olduğu takdirde ne yapılacaktı. Üstelik bu sıralarda İngiltere ve Fransa arasında bazı görüşmeler yapılıyordu ve bu görüşmelerin sonucu alınacak kararlar konusunda büyük bir etki oluşturacaktı. General Hamilton’a kuvvet sağlamak için hemen tüm yetkililerin başka çare bulunmadığına ve bu desteğin yapılması hususuna sıcak bakmalarına rağmen, Fransa’dan gelen bir haber, bu devletin siyasi ve askeri çevrelerinde çok fazla benimsenmemekle beraber General Joffre’un Eylül ayında büyük bir taarruz yapmak için bir planı konusunda bilgi taşıyordu. 16 Ağustos 1915 günü Fransa’da bu konu hakkında bir mülakat yapılmıştı. Lord Kitchener bu projeye ısınamamıştı ve aslında pek de taraftar değildi ama üzerinde pek fazla ısrarda bulunulmuş, Fransa’nın yapacağı büyük taarruz sırasında İngiltere’nin de bütün kuvvetlerinin kullanılacağını belirtmek durumunda kalmıştı.

 

 9'uncu Avustralya Hafif Süvari Taburunun Komutanı Yarbay Carew Reynell elbiselerinden bit ayıklıyor

 

İngiltere’de Çanakkale Komitesi 20 Ağustos 1915 günü toplanmıştı. Bu toplantıda Lord Kitchener kendisinin ve Sir John French’in batı cephesindeki büyük taarruzu 1916 İlkbahar aylarına bırakmayı düşündüklerini ama mevcut durumda Dünya siyasal konjonktürü gereği olarak şartların bu taarruzun daha erken yapılması gerektiğini bildirmişti. Bu konuda General Joffre ile yapılan görüşmenin ardından ikna olduğunu söylemişti. Fransız General Joffre için bu taarruzun arazi kazanma için taktik bir gelişme ya da başka bir başarı kazanılması anlamına gelmiyordu. Uzun süredir siper savaşları haline dönmüş olan savaş koşullarında biraz olsun maneviyatın düzeltilmesi ve devamının sağlanması gerektiği düşünülüyordu. Toplantı sırasında yapılan görüşmeler buradan çıkacak karar konusunda şeklin belli olmasına ve İngiliz hükümetinin öncelik konusundaki kararlarına etkisinin artmasına yol açmıştı. Mevcut koşullar göz önüne alındığında, Gelibolu Yarımadası’nda beklenen malzeme ve eratı göndermek bir dereceye kadar imkân dâhilindeydi ama önceliğin Fransız cephesindeki başarının temin edilmesi gerektiği yönünde karar almak olduğu anlaşılmıştı. Böylelikle bütün enerji, dikkat ve gayret bu yöne sarf edilecekti. Aslında Savaş Bakanı Kitchener’in ve Sir John French’in, General Joffre’ın fikirlerinden bu ölçüde etkilenmeleri tuhaftı. Zira Fransız hükümeti 1915 Sonbaharında yapılacak böyle bir taarruz için çok da taraftar değillerdi. Esasında genel olarak istenen ve olması gereken, kış mevsimi gelmeden Çanakkale Boğazı’nın geçilmesiydi ve bu durum daha akıllıca görünüyordu. Ancak Kitchener Fransız tarafındaki düşüncelerin bu yünde olduğu hakkında bir fikre sahip değildi. Fransa cephesinde yapılacak faaliyetler öne sürüldükten sonra, artık General Hamilton’ın istediği şeyleri yapabilmesi için kendi elindeki mevcut olanaklara bakması gerekecekti. Kitchener ile General Joffre arasındaki görüşmede de bu konu ele alınmıştı. Kitchener’in Çanakkale cephesinde başarıya dair umutları neredeyse kalmamıştı ve burada devam eden faaliyetlerden vazgeçilerek daha fazla asker kaybı yaşanmaması düşüncesinde olmasına rağmen, bunun kolaylıkla yapılamayacağı görüşüne de sahipti. Şayet bu cepheden bir tahliye kararı çıkacak olursa birlikleri bir şekilde gemilere yüklemek mümkün olabilecekti ama pek çok birlik te burada büyük kayıplar verecek ve teslim olmak zorunda kalacaklardı. Çanakkale cephesinden geri çekilmek bu anda belki de büyük bir felakete sebep olabilirdi. Türkler esir alınan birlikleri ve İtilaf Devletlerinin bu cepheden çekilmesini propaganda faaliyetleri ile tüm dünyada etki oluşturmaya çalışabilirlerdi. Aynı zamanda Mısır ve Hindistan’da da bu meselenin yankıları öngörülemeyecek derecede önemli ve aleyhte sonuçlara sebep olabilirdi. Diğer yandan Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanı General Ian Hamilton’a bu cephedeki faaliyetleri kısıtlı imkânlarla da olsa devam etmesine dair emir verilecek olursa, işte o zaman da arazi şartları, malzeme yoksunluğu ve yaklaşan kış ortamında buradaki birlikleri yıkıma sevk etmek, onları cephanesiz ve malzemesiz bırakmak demek anlamına gelebilirdi.

 

 

Bomba Tepe yakınlarındaki 100 rakımlı tepe üzerinde yanmış cesetlere ait kalıntılar

 

Çanakkale Komitesi, Gelibolu Yarımadası’nda bulunan kuvvetlerin gereksinimlerini tam olarak karşılayamayacaktı ama muhakkak bir çözüm üretmesi gerekiyordu. Fransa cephesinden taviz verilmeden İngiltere’nin savunması için düşünülen ve Mısır’ın kuvvet dengesini bozmadan toparlanabilecek bazı kuvvetlerin Çanakkale cephesine gönderilmesi mümkün görünüyordu. Bu durumda General Hamilton’un operasyon kuvveti olarak talep etmiş olduğu 95 000 kişilik muharip asker yerine, bölgede dayanabilecek kadar bir kuvvetin ayrılmasına karar verilmişti. Mevcut duruma göre elde bulunan 30 000 kişilik zayıf birlikler gönderilebilirdi ve hatta bu birliklerin Çanakkale cephesindeki bitkin ve sarsılmış durumdaki ordu ile beraber belki de Çanakkale Boğazı’nın açılması sağlanabilirdi.* Savaş bakanı Kitchener, General Hamilton’a bir telgraf göndererek, İngiltere’de Çanakkale Komitesi’nin görüştüğü konular ve diğer olan bitenlerden bahsetmişti. Fransa’da yapılacak olan sonbahar operasyonu sebebiyle Gelibolu’ya yeni tümenler gönderilemeyeceği açıkça bildirilmişti. Bu telgraf metninin içeriği biraz da kinayeli gibi görünüyordu. Başarı vaadiyle Gelibolu Yarımadası’na gönderilmiş olan kuvvetlerin zaten güçlükle ve fedakârlıkla yapıldığı, bununla birlikte hâlâ daha umut beslendiği ve başarının gözlendiği aktarılmaktaydı. Çanakkale’de başarı kazanılması ve bu cephenin elde bulundurulmasının hayati önemi Bahriye Nezareti tarafından da önemsenmekteydi. Deniz kuvvetlerinin orduya daha fazla yardımcı olabilmesi için bazı teşebbüsler yapılmasına karar verilmişti. Çanakkale’de birleşik donanmayı denizden gelecek tehlikelere karşı koruma güdüsü ile hareketlerini sınırlandırmış olan nezaret, şimdi fikrini değiştirmişti. Yine de her türlü riske karşı donanmanın güzide unsurlarını geride bırakmak şartı ile Amiral de Robeck’e eldeki eski muharebe gemileriyle ordunun başarısı için yapılabilecek bir şeyler olduğuna inandığı takdirde yapılacak bir düzenlemeyi en uygun haliyle onaylayacaklarını bildirmişlerdi.

 

 

*İngiltere’de, Harbiye dairesinin elinde Gelibolu’ya gönderilebilecek durumda 13.000 kişilik takviye birlikleri, 12.000 kişilik ikinci sınıf redif birlikleri ve atsız redif birlikleri vardı.

 

Amiral de Robeck’e bahriye nazırlığından gelen bu telgraf öncesinde benzer bir konuyla ilgili bazı görüşmeler olmuştu. Komodor Keyes, Boğazın zorlanması için yeniden bir girişimde bulunulması için Amiral de Robeck’e öneride bulunmuştu. Bu teklif gelinen aşamada ve yaşanılan pek çok tecrübenin ardından artık pek kolay benimsenmeyecek türden öneri getiriyordu ama genel hatları aktarılan bu önerinin daha ayrıntılı bir biçimde ele alınarak üzerinde çalışılması ve rapor olarak iletilmesi emredilmişti. Yine de donanmanın böyle bir maceraya yeniden atılması olanak dışı görünüyordu. Nitekim bu konu General Hamilton ile de müzakere edilmiş ve sakıncalı bulunmuştu. Bunun ardından Amiral de Robeck İngiltere’de bahriye nezaretine bir yanıt göndermişti.

 

 

“General ile konuştum. Halen orduya bir yardım yapmak noktasından en büyük yardımı küçük gemiler yapabilecektir. Boğaza büyük gemilerle taarruz etmek ciddi bir tehlike doğurabileceği gibi küçük bir filonun dahi Boğazı zorla geçmesi ihtimali pek uzaktır… Diğer amirallerin fikirleri de bu merkezdedir…” [8]

 

Bu mesajın yanıtı aynı akşam Bahriye Nezareti tarafından verilmişti;

 

“Boğazı harp gemileri ile zorlayarak geçmek düşüncesinde değiliz. Eğer böyle bir şey yapılırsa en sonunda yapılabilir. Biz yalnız harp gemilerinin işe müdahalesi ile kara ordusunu azami ve belki kesin bir yardım yapmayı düşünüyoruz… ve tarafınızdan bu nokta etrafında yapılacak teklifleri tamamen kabul etmeyi düşünüyoruz. Kararınıza tamamen itimadımız vardır…” [9]

 

 

Ağustos ayı sonunda, İngiltere’den gönderilen yeni takviye kuvvetleri ile Anafartalar’da bir başarı sağlanamamış olması ve mevcut durumda eldeki kuvvetlerin de sarsılmış vaziyette olduklarından kendi başlarına yeni bir büyük taarruza geçemeyecek durumdaydılar. Bu genel vaziyet General Hamilton için alternatifsizlik, İngiltere için ise büyük bir endişe kaynağı idi. Hamilton’ın İngiltere’ye göndermiş olduğu raporda durum bütün açıklığıyla ortaya konmuştu. Birlikler kendilerine emir verilse dahi ileri yürüyüş yapamayacak kadar kudretlerini yitirmişlerdi. Böylelikle Çanakkale cephesindeki vaziyet bu sonuçla beraber tamamen değişmişti. Cephe durumunun bu şekilde olmasıyla birlikte geriye yapılacak düzenlemeler için fazla bir alternatif bulunmuyordu. Çanakkale cephesine bu andan itibaren durumu değiştirebilecek kabiliyette yeni tümenler gönderilemeyecekti. O halde belli ki Çanakkale cephesinde bulunan ordu kendi başına dayanmaya çalışacağına göre yüksek ihtimal ile savunmada kalacak ve hatta Anafartalar bölgesini tahliye ederek yalnızca Anzak hatlarında olmak üzere tertipleneceklerdi. İngiliz hükümetinin yegâne endişesi ise Bulgaristan’ın savaşa dâhil olması ve böylelikle Alman muharebe malzemelerinin bu büyük kapıdan Osmanlı Devleti’nin eline geçmesi anlamını taşımasıydı. Bu şekilde Türk birlikleri manevra ve taarruz kabiliyetlerini daha da artırması anlamı taşınıyordu. Türklerin silah ve mühimmat bakımından daha da güçlü olmaları General Hamilton’un zaten bir dolu sorun ile bölgede dayanmaya çalışmasına sekte vurabilirdi. Üstelik bu kabiliyete sahip olan Türk ordusu büyük ve şiddetli bir taarruz göstermesi halinde, İngilizler harp tarihinde emsali görülmemiş bir hezimet ile tam bir felakete uğramış olurlardı. Bu arada cephe hattında veya geri hizmetlerde bulunan birliklerin maneviyatları oldukça düşüktü. Geçen zaman içinde bu alanlarda kapana kısılmışlık hissi ve bunun bir türlü sonunun gelmiyor olması birlikleri ruhen de sarsmış durumdaydı. Her ne kadar bu birliklere genel olarak bazı serbestlikler ve kendilerine neşe verecek bazı girişimlerde bulunulsa da, cephede bitkinliğin diğer sebebi de hastalıklardan sonra umutsuzluk olmuştu. Burada devam eden yerel yaşama ayak uydurulmuş olsa da artık askerler için aynı şeyleri sonucu olmaksızın tekrar edip durmak köhne bir yaşam tarzı anlamına geliyordu. Subaylar da buna benzer durumlardan oldukça muzdarip durumdaydılar. Bu durumu biraz olsun tersine çevirmek ve askerlere moral vermek maksadıyla General Hamilton’ın da sıklıkla cephe hatlarını ziyaret etmesi de fazla bir işe yaramıyordu. Her ne yapılırsa yapılsın artık kimse burada bulunan seferi kuvvetlerin Çanakkale Boğazı’na ulaşarak buraları ele geçirmesi konusunda ümit taşımıyordu. Subaylar arasında daha da belirgin olan görüşlere göre artık İstanbul’a ulaşmak fikri tamamen bir hayalden öte geçmiyordu. Bazı subaylar bu durumu açık sözlülükle ifade ederken, bazıları da fikirlerini kendilerine saklamayı tercih ediyorlardı ama görüşlerin tamamına yakını bu minvalde seyir ediyordu.

 

 

Akdeniz Seferi Kuvvetleri adına Ağustos ayı da bir başarı getirmediğinden yaşanan hayal kırıklıklarıyla beraber, cephede yaşam artık tam olarak bir rutin kazanmıştı. Gelibolu Yarımadası’nın en azından şimdilik kendilerine ait olan kısımlarında, itilaf devletlerine ait kuvvetlerin yaşam ve sosyal alanları genel olarak bir kasaba yaşamına dönmüş gibiydi. İlk çıkarma zamanlarına göre bu alanlarda bulunan birliklerin yaşam konforlarındaki iyileştirmeler de göze batmaktaydı. Tabi bu birlikleri büyük bir çoğunluğu ilk zamanlarla, gelinen mevcut durum hakkında bir fikre sahip olamayacaklardı. Zira onların pek çoğu ölmüş, yaralanmış ve hastalıktan tahliye edilmiştiler. Bununla birlikte bu seferin kendine özgü bir doğası bulunmakta ve cephe hatlarıyla, cephe gerisinde bu özgün atmosfer teneffüs ediliyordu. Gelibolu Yarımadası’na yeni gelenler ise daha önceki zor şartlara göre, mevcut durumun nasıl bir yaşam konforu sağladığından haberdar değillerdi. Çünkü onlar kendilerine sağlanan çok daha konforlu bir ortamdan çıkıp geliyorlardı ve cephe şartlarındaki pek çok arızanın bile rahatlık sayıldığı yerelleşmiş birlik unsurlarına göre, çok daha çetin şartlarla karşılaşmış oluyorlardı. Ne var ki, çok kısa zamanda adapte olmaları gerekiyordu;

 

 

“Bir keresinde karaya yeni çıkan üç subayı sipere götürmek üzere kumsala gittim. Oraya vardığımızda bizi Türk esirleri sandılar ve kendilerine rehberlik etmeye geldiğimizi öğrenince çok şaşırdılar. Onları sonunda siperlere götürdüğümüzde ilk istedikleri şey yıkanmak ve dişlerini fırçalamak için su oldu. ‘Bırakın dişlerinizi temizlemeyi, içecek bir yudum bulursanız talihlisiniz’ dedik…” Er Harold Boughton [10]

 

 

4'üncü Avustralya Tugayı ve Yeni Zelandalılara ait Türk siperlerinin yakınındaki kemik parçaları

 

6/7 Ağustos 1915 günü Anafartalar kesiminde çıkarmalar yapılırken, ConkbayırıKocaçimen Tepe hattının ele geçirilmesi için de ay boyunca uğraşlar verilmişti. 10 Ağustos 1915 günü Conkbayırı süngü hücumu ile tehlikenin yarısı atlatılmış ve Türk savunma kuvvetlerinin genel odağı ve enerjisi Anafartalar kesimine çevrilmişti. Bu sıralarda Arıburnu cephesinde en son Kanlısırt üzerine yapılan Anzak taarruzunun ardından, kanlı muharebeler ve yüksek yoğunluklu saldırılar yerini nispeten daha sakin bir siper muharebeleri dönemine bırakmıştı. Tarafların siperleri aradan geçen zaman içinde birbirine çok fazla yaklaşmıştı. Karşılıklı kuvvetlerin genel olarak savunmada kaldığı bu süre boyunca Anzak tarafından gece ve gündüz boyunca sürekli top ateşleri açılıyordu. Buna çok gerekli olduğunda Türk tarafından da mukabele ediliyordu ama genel olarak mühimmat eksikliğinden dolayı gereksiz top mermisi sarfına gidilmemekteydi. Bu arada siperlerin altlarında devam eden lağım muharebeleri de almış başını gitmişti. Anzak tarafı bu konuda çok faal davranarak sıklıkla Türk siperlerinin altında lağımlar patlatarak yıpratma ve lokal zararlar verme yoluna gitmişlerdi. Türk tarafı bu faaliyetlere de elden geldikçe yanıt vermeye çalışıyordu. Anzak kuvvetleri Türk savunmasını yıldırmak ve tedirgin etmek için akıllarına ne kadar küçük yönlü taktikler gelirse, bunları derhal uygulamaya koyuyorlardı. Bazı tutuşturucu malzemeler kullanarak Türk siperlerinde yangınlar çıkartıyorlardı. Türk savunması ise geceli gündüzlü çalışarak bu zararları telafi etmeye gayret gösteriyorlardı. Siper muharebeleri safhasında her iki taraf da küçük çaplı gece baskınları yapmaya, karşı tarafa elden geldiğince insan kaybı verdirmeye çalışıyorlardı. Bilhassa el bombalarıyla yapılan muharebeler çok artmıştı. Her fırsat bulunduğunda karşı tarafın siperleri içine bir el bombası savurmakla, birkaç kişinin ölmesi ya da yaralanması temin edilmesine çalışılıyordu. Siper muharebelerinde üstün taraf olmak için cephelerine göre İngiliz, Fransız ve Anzak askerlerinin en başlarda ellerinde fazla bulunmayan teknik malzemeler gün geçtikçe çok daha fazla artmıştı. Gözetleme aynaları çok sayıda imal edilmekle beraber artık bunlar yedekleriyle beraber bulunuyor ve hiçbir noktada eksikliği duyulmuyordu. Siper mazgallarından daha emniyetli bir biçimde gözetleme yaparak ateş edilebilmesi için metal levhalar, bu sebeple oluşan baş yaralanmalarına bağlı ölümleri oldukça fazla aşağıya çekmişti. Bunların dışında siper kundakları, bomba topları ve daha da başka pek çok araç ve teknik malzeme sağlanmıştı ve bunlardan bol miktarda yararlanılmaktaydı. Aynı şeyler Türk tarafı için pek geçerli değildi. Bahsedilen türde araç ve gereçlerden genel olarak yoksun bulunuluyordu. Eldeki topçu cephanesi pek sınırlı olduğundan ve el bombaları da buna göre az sayıda mevcut bulunduğundan, bunlardan yararlanırken bile belli bir disiplin altında kullanılmak zorunluluğu hâsıl olmuştu. Gereksiz yere kullanım kesinlikle men edilmişti. İngiliz tarafında oldukça fazla sayıda bulunan makineli tüfekler, Türk savunmasındaki bazı alaylarda dört adet, bazılarında iki makineli tüfek bulunuyordu. Hatta bazı birlikler makineli tüfeklerden bile yoksunlardı. Arıburnu cephesinde 1915 Ağustos ayı içinde cereyan eden siper muharebeleri sırasında Türk birliklerinin zayiatları günlük ortalama 90 ile 130 şehit ve yaralı şeklinde devam etmişti. Yalnızca bu ay içindeki toplam zayiat miktarı 3262 şehit ve yaralı şeklinde gerçekleşmişti.

 

 

1915 Yılının Ağustos ayı sonuna gelindiğinde 5’inci Ordu kuvvetlerin muharebe bölgelerindeki durumu gelişirken, Anafartalar bölgesindeki Bomba Tepe (Kayacık Ağılı Kesimi) taarruzunun ardından bir endişe hasıl olmuştu. Türk tarafı İngilizlerin sonraki planı hakkında malumat sahibi değildi. Yalnızca hâkim tepelerden ve noktalardan sürekli takip edilen İngiliz birliklerinin genel vaziyetinde ani ve dikkat çekici bir değişme olup olmadığı rapor ediliyordu. Bu raporlarda bazen kendi cephe hatlarından biraz daha ileri çıkarak düşmanının durumunu yakından izlemeye çalışan keşif kollarının da gözlemleri ve kanaatleri yer alıyordu. Bölgede genel kanaat artık siper muharebeleri safhasına geçildiği biçiminde olmasına rağmen, yine de Bomba Tepe taarruzunun yerel hücum anlayışından çıkarak genel bir taarruz durumuna gelmesinden sakınılıyordu. Bir yandan da Başkomutanlık Vekâletinin 29 Ağustos 1915 tarihli emrine uyularak Anafartalar cephesindeki değişikliklere yeni bir düzen daha getirilmişti. Bu yeni düzenlemelere Yarımada’daki tüm cephe hatları dâhildi. 5’inci Ordu Karargâhı yer değiştirmemiş ve Yalova civarında bulundurulmuştu. Despot Limanı’ndan Ece Limanı’na kadar (hariç) kıyı kesimini koruma görevi, Tayfur Müfrezesi olarak tanımlanan 4’üncü Süvari Alayı tarafından sağlanmaktaydı. Ece Limanı doğusundan Büyük Masırlık kesiminin bir kilometre kuzeydoğusuna kadar olan kıyı hattının savunması, Ece Müfrezesi olarak anılan Bursa Jandarma Taburu, Gelibolu Jandarma Taburu ve 31’nci Alayın 2’nci Taburu tarafından yapılıyordu. Albay Nikolai’ın komutasındaki 2’nci Kolordu, Büyük Masırlık’tan İbrikçe’ye kadar uzanan bölgede, kuzeyden itibaren 5’inci, 12’nci ve 9’uncu Tümenlerle savunma düzeninde bulunuyordu. Kolordu Karargâhı Turşun Köy’de bulunuyordu. 8’inci Tümen Komutanı Albay Ali Rıza komutasındaki 15’inci Kolordu, İbrikçe’den Conkbayırı güneyindeki 261 rakımlı tepeye (dâhil) kadar uzanan bölgede 6’ncı, 4’üncü ve 8’inci Tümenler birinci hatta olmak üzere bu hattı savunmak üzere düzenlenmiş durumdaydılar. 8’inci Tümen muharebe idare yeri Conkbayırı’nın doğusundaydı. 6’ncı Tümen tarafından değiştirilmiş olan 7’nci Tümen dinlenmek ve düzenlenmek üzere Büyük Anafartalar doğusunda Çukurçeşme Deresi bölgesinde ihtiyata alınmıştı. Ordu ihtiyatı olarak 3’üncü Tümen Matik Deresi bölgesindeydi. 26’ncı Tümen önce büyük kısmıyla Sivli bölgesine alınmış, daha sonrada 9’uncu Tümene yardım için Turşun Köyün güneydoğusunda Gümbürdek Tepesi civarına yaklaştırılmıştı. Anafartalar Grup Komutanlığı Karargâhı, Çamlı Tekke’deydi.

 

 

Kuzey Grubu Komutanlığı bünyesinde de bazı değişikliklere gidilmişti. Grup cephesini Sağ ve Sol Kanat Bölge Komutanlıkları adı ile iki komutanlık sorumluluğunda bulundurmuştu. Bu düzenlemeye göre Sağ kanat Bölge Komutanlığına Albay Yakup Şevki, Sol Kanat Bölge Komutanlığına ise Albay Rıfat getirilmişti. Sağ Kanat Bölgesi’nde 19’uncu Tümen, Sol Kanat Bölgesi’nde ise 16’ncı ve 11’inci Tümenler bulunuyordu. Bu sorumluluk bölgesinin solunda, Kuzey Grubu’nun sol kanadının dayanmış olduğu Kumdere’ye kadar uzanan kıyı kesiminde 26’ncı Piyade Alayı vardı. Kuzey Grubu Karargâhı Kemalyeri güneyinde, Sağ Kanat Bölge Karargâhı Kemalyeri batısında, Sol Kanat Bölge Karargâhı da Kavak Tepe’deydi. Son değişikliklere göre Güney Grubu cephesine bakılacak olunursa, bu bölgede 4’üncü ve 8’inci Tümenlerin ayrılmasının ardından sağ kesimde 1’inci ve 10’uncu Tümenlerden oluşan 14’üncü Kolordu, solda ise 13’üncü ve 14’üncü Tümenlerden oluşan 5’inci Kolordu, İngiliz ve Fransız taarruzları baş göstermesi ihtimaline karşı hazırlıklı durumda bulunuyorlardı. Güney Grubu Komutanlığı Karargâhı Ali Bey Çiftliği’ndeydi. Mirliva Mehmet Ali Paşa komutasındaki Asya Grubu 2’nci Tümen ve 3’üncü Tümen’den kurulmuş olmasına rağmen, 3’üncü Tümene Yarımada’da vazife almak için emir verilmişti. 2’nci Tümen üç bölükten oluşan mürettep bir tabur (5’inci Alay’ın 1’inci Taburu), Karasi (Balıkesir) ve Çanakkale Jandarma Taburları ile Bilecik Amele Taburu, tümen bağlı birliklerinden oluşuyordu. 3’üncü Tümen ise 31’inci ve 32’nci Alayların 3’üncü Taburları ile 39’uncu Alaydan bırakılan ikinci bölüğünden kurulmuştu. Asya Grubunda kalan birlikler Erenköy’den Akçay İskelesi’ne kadar olan bölgeyi savunma ve gözetleme görevini yerine getirecekti.

 

 

1915 Ağustos ayının ilk haftasının sonunda, İngilizlerin Anafartalar bölgesine çıkarma yapmaları ve bu cenahtan Arıburnu cephesinin tehdit edilmesi riskine karşı 5’inci ordu Komutanlığı, Saros bölgesindeki ordu birliklerini güneye almak zorunda kalmıştı. Bu hareketlilikler Başkomutanlık Vekâletine rapor edilmekteydi ve birlikleri kaydırılan bölgenin de tehlike altında kalmaması için yeni birliklere gereksinim duyulmuştu. Anafartalar bölgesindeki vaziyetin ciddiyeti üzerine Başkomutanlık Vekâleti Saros bölgesinin sorumluluğunu 5’inci Ordu Komutanlığının üzerinden alarak, 1’inci Ordu Komutanlığına vermişti. Bu amaç sebebiyle 6’ncı ve 17’nci Kolordu birliklerinin bazı kısımlarını Ağustos ayının ilk haftasından başlamak üzere trenle ve bazılarını da yaya olarak Saros bölgesine göndermeye başlamıştı. Ağustos ayının sonuna dek yürütülen bu faaliyetler nihayetinde 1’inci Ordu’ya mensup 6’ncı ve 17’nci Kolordular tamamen Saros bölgesine varmışlardı ama 6’ncı Kolordunun 26’ncı Tümen birlikleri 5’inci Ordu emrine verilmek üzere Sivli’ye yola çıkarılmışlardı.* Bu birliklerin ayrılmasının ardından Saros bölgesinde bazı düzen yapılanmasına geçilmişti. 1’inci Ordu emrine girmiş bulunan Bağımsız Süvari Tugayı ve Keşan Jandarma Taburu, daha önceden de olduğu gibi Enez’den Kocaçeşme’ye kadar olan kıyı hattının gözetlenmesi ve savunmasından sorumluydular. Kocaçeşme (dâhil) ile Kavaksuyu (dâhil) arası, 25’inci Tümene; Kavaksuyu (hariç) ile Karaburgaz kuzeyindeki Lajer Burnu (hariç) arasındaki bölge, 15’inci Tümen’e bırakılmıştı; 24’üncü Tümen’in sol kanadı ise Tayfur kuzeyindeki Saz Limanı’na kadar uzatılmıştı.

 

 

*Ağustos 1915 ayının sonu itibarıyla 5’nci Ordu ve 1’inci Ordu kuvvetlerinin kuruluş yapılarına baktığımızda göze çarpan bir husus belirmektedir. Resmi tarih yayını** aktarımında Saros Grubu’nun Ağustos 1915 sonu itibarıyla durumu anlatılırken cümle içinde bir ifade yer almaktadır. “6’ncı Kolorduyla 26’ncı Tümen’in 28 Ağustos 1915’te 5’inci Ordu emrine Sivli’ye hareketinden sonra” olarak cümle içinde ifade edilen bu aktarım zihin karışıklığına sebep olmaktadır. Yukarıda konu ele alınırken yapılan bilgilendirme içinde 1’inci Kolordu’ya bağlı ve Saros Grubu’nda yer almak üzere İstanbul’dan Başkomutanlık Vekâletince 6’ncı Kolordu’nun 24’üncü Tümeni ilk önce olmak üzere 9 Ağustos 1915 tarihinde Uzunköprü’ye yola çıkarılmış, Edirne’de bulunan 26’ncı Tümen ise 16/17 Ağustos 1915 tarihinde yola çıkarılmıştı. İki Tümen olarak kuruluşu bulunan 6’ncı Kolordu’nun yalnızca 26’ncı Tümeni 5’inci Ordu Komutanlığı emrine girmek üzere harekete geçirilirken, 24’üncü Tümen Saros Grubu’nda kalmıştır. Bu halde, cümle içinde ifade edilen bilgide “6’ncı Kolorduyla” yerine, “6’ncı Kolordunun 26’ncı Tümeninin” geçmesi gerekirdi ve bu ifade zihin karıştırıcı olmazdı.

Aynı kaynakta bir başka husus daha zihin karıştırmaktadır. 426. Sayfa 6. Paragrafta Edirne’de bulunan ve buradan yürüyüşe geçen 26’ncı Tümenin 31 Ağustos 1915 akşamı kolbaşısıyla Saros bölgesine ulaşabildiğini öğreniyoruz. Aynı sayfanın sonundan 427. Sayfanın başına sarkan paragrafta ise tarih belirtilirken ilginç bir durum ile karşılaşıyoruz. Bu paragrafı olduğu gibi aşağıya almak lüzumu vardır;

“Gelibolu’da bulunan 6’ncı Kolorduysa kendi bölgesini [Bakla Burnu (hâriç) – Despot Limanı (hâriç) arasını] 24’üncü Tümenle güvenceye almış; 26’ncı Tümeni de 28 Ağustos 1915 sabahı 5’inci Ordu emrine Sivli’ye yola çıkarmıştı.” [11]

31 Ağustos 1915 akşamı kolbaşısıyla Saros bölgesine varmış olan 26’ncı Tümen, bundan iki gün önce 28 Ağustos 1915 sabahı nasıl Sivli’ye yola çıkarılmış olabilir? Bu tarih problemi aynı resmi yayın kaynağının 429. Sayfasında da yer almaktadır. Buradaki cümle içinde belirtilen aktarımda da bu tarih geçmektedir. Netice itibarıyla bilinmesi gereken esas husus, 26’ncı Tümen’in Ağustos 1915 sonu itibarıyla 5’nci Ordu emrinde olmak üzere Anafartalar Grubu’na yakın olarak Sivli’de toplanmış olduğudur.

 

** Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesi, Cilt V, Kitap III, Atase Yayınları, 2012, s/429

 

 

General Ian Hamilton cephelerdeki genel durum hakkında nasıl bir güçlükle karşı karşıya olduğunu karamsarlık içinde düşünüyordu. Aynı zamanda 23 Ağustos 1915 tarihinde İngiltere’ye göndermiş olduğu raporun da ne kadar karamsarlık oluşturabileceğini önceden hesap etmişti. İngiltere’den gönderilmiş olan kuvvetlerle yapılan girişimler bir sonuç vermemesine rağmen ve hatta bu birlikler ve diğer cephe hatlarındaki kuvvetler yorgun ve sarsılmış olmaları yüzünden büyük taarruz harekâtları beklenemese de, en azından harp sahasında savunmayı yürütebilecek kadar ihtiyacı karşılayabilirlerdi. Bununla birlikte yaz mevsiminin olumsuz getirileri kendisini her biçimde gösteriyordu ki, bunların arasında en büyük hasarı bulaşıcı hastalıklar sağlıyordu. Üst rütbeli subaylardan erlere pek çok insan ishal salgınından muzdarip bir vaziyetteydiler. Savaş bölgesinde hiçbir başarı kazanılamamış olması ve bunun getirdiği durağanlık ile geleceğe dair bilinmezlik birliklerin köhneleşmesine ve maneviyatlarının güçsüzleşmesine sebebiyet veriyordu.

 

 

“Şimdi savaşın en şiddetli anı. Birkaç haftadır Tanrı’ya sıkıntılı anlar yaşatıyoruz ama şimdi ortalık biraz daha sessiz. Şu anda sağlığım çok iyi, umarım evde de her şey aynı şekildedir. Bob Gay bir numara çekip üsse geri döndü. Bir daha yumuşak bir yatağa nerede gireceğimi merak ediyorum. İnsanın buradaki yatağı, ya siperin birinin dibinde ya da bir sığınakta, üstünden de herkes basıp geçiyor. Ah ne harika bir hayat, bomba yağdırmadıkları zaman siperlerde yürüyebilir, arkadaşlarınızı sürüyü çevirir ve koyunları damgalarken görebilirsiniz. Çırpınıp tepinirlerken damgalamak müthiş bir şey. İki başparmağınızın arasına alır, kuvvetlice bastırırsınız. Harry Rosewarne’nin Mısır’da olduğunu duydum, ben ayrıldıktan hemen sonra oraya varmış, bu yüzden onu görmedim. Önceki gün dostumu kaybettim. Bir top mermisi tam da sipere düştüğünde oturmuş sohbet ediyordu; bir kişi öldü, iki kişi yaralandı. Arkadaşım öyle bir şok geçirdi ki, dili tutuldu, sedyeciler onu siperden çıkarırken hoşça kal bile diyemedi. Dört haftadır banyo yapmadım, ne harika değil mi? Şimdi benim pis suratımı öpmek ister misiniz? Çok fazla değil be…! “ [12]

 

 

General Ian Hamilton’un kara düşünceler taşıdığı son günlerde İngiltere’ye gönderdiği ve daha başka yeni kuvvetlere gereksinim duyulduğu haberinin olumlu bir yanı bulunmaması ve umut taşımaması sebebiyle işler tamamen çıkmaza girmek üzereyken, Fransa tarafından gelen bir haber yeni bir heyecan dalgası oluşturmuştu. 30 Ağustos 1915 günü Fransa’dan Savaş Bakanı Lord Kitchener’e gelmiş olan bu habere göre, Seddülbahir cephesinde bulunan iki tümen de dâhil olmak üzere, altı tümenlik bir Fransız kuvvetinin Çanakkale Boğazı’nın Asya sahillerine çıkarılmasının düşünüldüğü belirtiliyordu. Bu amaç için kullanılacak olan altı tümenlik kuvvetin dördü Fransa’dan gönderilecekti. Alınan bilgi bununla da kalmıyordu. Gökçeada’daki genel karargâhta Kitchener’dan alınan ve heyecanla karşılanan bu bilgilerin devamına göre, Seddülbahir’deki iki Fransız tümeninin bir ihtimal batı cephesindeki 27 ve 28’inci muvazzaf tümenler tarafından da değiştirilecekti. General Hamilton yerinde duramıyordu ve heyecanı koltuğunun altına sıkıştırdığı kamçısı ile oynayıp durmasından anlaşılıyordu ve yüzüne kan yürümesinden elmacık kemikleri kızarmıştı. İçinde bulunulan zaman itibarıyla Türk kuvvetleri Asya yakasından Yarımada’ya çok miktarda piyade askeri çekmişlerdi ve hali hazırda bu yakada ortalama 12000 civarında tüfekten daha fazlasının olmayacağı düşünülüyordu. Şimdi tam da yeni bir gizlilik zamanı gelmişti ve işler bu şekilde yürütülmeliydi. Şayet bu yeni çıkarma harekâtı Türklerden gizlenebilirse, işte o vakit başarıya ulaşmak için yepyeni bir kapı açılmış olabilirdi. Şayet bahsi geçen kuvvetler çok çabuk gelebilirler ise o zaman da baskın unsuru devreye girebilirdi.

 

 

“Dün gece çok korkunç bir rüya gördüm. Çadırım İmroz’da (Gökçeada) olduğu halde, Hellasburnu’nda boğuluyordum. Boğazımı sıkan elin baskısını hâlâ yaşıyorum. Sular başıma yaklaşıyor… Hiç böylesine korkunç bir rüya görmemiştim. Rüyaların tersi çıkarmış. Fransızlar, Asya yakasında bizimle birlikte çarpışmalara katılmak üzere dört tümen veriyorlar. Bunlar gerçek Fransız tümenleri… Kendilerine bu tutumlarından dolayı memnuniyetimi bildirdim. Çanakkale sorununu çözümlemek yolundayız. İstanbul konusunda karar verildi. Haliç’in camileri ve minareleri gözlerimiz önünde canlanıyor…” [13]

 

 

 

Bu büyük heves ve yükselen umutların getirdiği heyecan fazla uzun sürmemişti. Yeni takviye tümenlerinin gelecek olması hayal olarak kalmıştı. Fransız hükümeti son anlarda Çanakkale harekâtına destek vermek için gerçekten de bir istek duymuşlardı ama daha sonra kendilerini bu düşünceden alıkoyan sebepler de beraberinde gelmişti. Çanakkale’ye kuvvet gönderme isteğinin ilk olarak belirmesindeki öncelikli sebep, Fransız Kolordusu Komutanı General Bailloud’nun Asya yakasındaki Türk topçusundan çok büyük ölçüde rahatsız olmasından kaynaklanıyordu. Bu bölgede Fransız kuvvetleri Türk topçusuna karşı tamamen açık ve savunmasız bir alanda bulunuyordu. Bununla birlikte Fransa’da General Joffre haricinde bütün siyasi ve askeri fikirler 1916 ilkbaharına kadar batı cephesinde büyük bir taarruza geçilmemesi yönündeydi. Champange ve Woevre muharebelerinde bir başarı kazanılamamış ve bu durum kamuoyunu oldukça rahatsız etmişti. Bu durumdan Fransız hükümeti sorumlu tutulmaktaydı. Çanakkale cephesi ile ilgili yapılan bir toplantıda, kendi topraklarında yapılacak olan bir harekâtın küçük neticeli sonuçlarını yaşamaktansa, Çanakkale cephesinde mutlak bir başarının çok daha büyük bir öneme sahip olacağı hususunda görüş birliğine varılmıştı. General Joffre’dan Çanakkale cephesine gönderilecek olan tümenler hakkında görüşleri istenmişti. Joffre’ın 29 Temmuz 1915 tarihindeki bir mütalaasına bakılacak olursa, İstanbul’un ele geçirilmesi ve Osmanlı Devleti’nin büyük savaşta saf dışı bırakılması, bu savaşın kazanıldığı anlamına gelmemekle beraber, başarıya giden yolda çok önemli bir ivme kazanılacaktı. Onun düşüncesine göre de Çanakkale cephesinde mühim miktarda asker bulundurmanın ve bulunuş süresinin uzamasının savaşın gidişatına sağlayacağı hiçbir katkı olmayacaktı. Fransa’dan dışarıya büyük sayıda kuvvet gönderilecekse, bu mutlak bir zaferin elde edilmesi için yapılmalıydı. Böyle bir kuvvetin toplanabilmesi ve gerekli hazırlıklar için lazım olan süre kazanıldığı takdirde, icra eyleminin Eylül ayını bulabileceği düşünülmüştü. Temmuz ayındaki bu düşünceler, Ağustos ayına gelindiğinde tam olarak olmasa bile neredeyse hükmünü yitirmiş gibi görünüyordu. General Joffre Fransa’da sonbaharda yapılacak taarruz planı hakkında hummalı bir çalışmaya girmişti. Fransız hükümetinin tavrı bu düşüncenin lehinde tutum sergilemiyordu ama Joffre ısrarla çalışmalarını sürdürmüştü. Bu ısrarlı duruş karşısında hükümet tedirgin olmuştu. Kamuoyunun da görüşleri çok önemliydi ve General Joffre’ın verdiği karar karşısında durmaya devam etmeleri halinde, bu önemli generalin işgal ettiği mevkiinden ayrılması gibi bir tutumun sonuçlarını göze alamıyorlardı. Bu korku ve tedirginlik içinde istemeyerek de olsa planı kabul etmek zorunda kalmışlardı. General Joffre’ın muhaliflerini susturmak için bir kaygı taşımadığı ortadaydı ama onlara en azından şu sözleri iletiyordu…”Sırf askeri açıdan ordunun gittikçe düşen moralini kurtarmak için böyle bir taarruz gereklidir…” Bu sözler Joffre için yeterliydi ve artık bu sebepleri de öne koyarak Lord Kitchener’i ikna etmişti. Kış mevsimine girilmeden önce batı cephesinde bir büyük taarruz yapılacaktı ve bu cephede bulunan birliklerin enerjisi bu taarruz için kullanılacaktı.

 

________________________________________________________________________________________

 

 

Faydalanılan Kaynaklar:

 

 

Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesi, Cilt V, Kitap III, Atase Yayınları, 2012

Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005

Anafartalar Ağustos Taarruzu, Stephen Chambers, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015

Gelibolu, Peter Hart, Alfa Tarih, 2014

Gelibolu Yenilginin Destanı, Nigel Steel – Peter Hart, Epsilon Tarih, 2005

Gelibolu Harekâtı, Robert Rhodes James, Belge Yayınları, 1965

Muhteşem Bir Başarısızlığın Hikâyesi, Mithat Atabay, E Yayınları, 2014

Gelibolu Günlükleri, Jonathan King, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015

Gelibolu Hatıraları, Ian Hamilton, Örgün Yayınevi, 2006

 

______________________________________________________________________________________

 

 

[1] Anafartalar Ağustos Taarruzu, Stephen Chambers, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015, s/249

 

[2] Muhteşem Bir Başarısızlığın Hikâyesi, Mithat Atabay, E Yayınları, 2014, s/142

 

[3] Gelibolu Harekâtı, Robert Rhodes James, Belge Yayınları, 1965, s/452

 

[4] Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesi, Cilt V, Kitap III, Atase Yayınları, 2012, Ek 17

 

[5] Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesi, Cilt V, Kitap III, Atase Yayınları, 2012, Ek 17

 

[6] Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesi, Cilt V, Kitap III, Atase Yayınları, 2012, Ek 17

 

[7] Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesi, Cilt V, Kitap III, Atase Yayınları, 2012, Ek 17

 

[8] Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005, s/406

 

[9] Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005, s/406

 

[10] Gelibolu Yenilginin Destanı, Nigel Steel – Peter Hart, Epsilon Tarih, 2005, s/220

 

[11] Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesi, Cilt V, Kitap III, Atase Yayınları, 2012, s/426-427

 

[12] Gelibolu Günlükleri, Jonathan King, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015, s/205

 

[13] Gelibolu Hatıraları, Ian Hamilton, Örgün Yayınevi, 2006, s/281

 

Yücel ÖZKORUCU

 

MUHAREBE ALANI YER İSİMLERİ

07 Ekim 2017
30 Eylül 2017
29 Ağustos 2017
20 Ağustos 2017
29 Haziran 2017
12 Nisan 2017
12 Mart 2017
24 Şubat 2017
17 Şubat 2017
11 Şubat 2017
27 Aralık 2016
26 Kasım 2016
25 Ekim 2016
20 Ekim 2016
11 Ekim 2016
29 Eylül 2016
11 Eylül 2016
14 Temmuz 2016
13 Temmuz 2016
04 Temmuz 2016
28 Haziran 2016
15 Haziran 2016
05 Haziran 2016
03 Haziran 2016
15 Mart 2016
06 Mart 2016
01 Mart 2016
26 Şubat 2016
16 Şubat 2016
14 Şubat 2016
12 Şubat 2016
08 Şubat 2016
03 Şubat 2016
01 Şubat 2016
30 Ocak 2016
10 Ocak 2016
31 Aralık 2015
22 Aralık 2015
03 Aralık 2015
03 Aralık 2015
28 Kasım 2015
27 Kasım 2015
26 Kasım 2015
15 Kasım 2015
09 Kasım 2015
04 Kasım 2015
02 Kasım 2015
01 Kasım 2015
29 Ekim 2015

 

© 2015-2017 www.canakkalemuharebeleri1915.com