Orses_Banner.jpg

İclâl-Tunca ÖRSES

100. Yılında Birinci Dünya Savaşında Türk Cepheleri -1

 

20. Yüzyıl içersinde gerçekleşen uluslar arası çatışmalar içersinde gerek katılan ülke sayısı gerekse uygulanış biçimi göz önüne alındığında, büyük savaş diye tanımlanan birinci dünya savaşı, kitlesel insanlık dramlarının en kapsamlı ve ilk olanıdır. Osmanlı İmparatorluğunun da son savaşı olan ve insanlık eliyle yaratılan bu afet, günümüz jeostratejik ve jeopolitik koşullarının biçimlenmesine de neden olmuştur. Birinci Dünya Savaşı, ikincisi yaşanana kadar Büyük savaş adıyla anıldı. Yaşanan acıları ve insan öyküleriyle de günümüze dek ilgi odağı olmayı sürdürdü. Büyük Savaş, Osmanlı İmparatorluğu için de uzun bir tarihi yolun sonudur. Evrimini tamamlayan İmparatorluk, Büyük savaş sonrasında tarihteki yerini almıştır.

 

 

Türk Ordusu, Birinci Dünya savaşı süresince 1458 gün savaş koşullarında görev yaptı. Yalnız cephelerde bulunan askerler değil, tüm ulus bu ağır koşulların etkisini yaşadı. İstatistik bilgiler kayıpların ne kadar ağır olduğunu gösterir;

 

Şehit sayısı ( Yaralı olarak ve hastalıklardan ölenler dahil ) 501.91 kişidir.

Yaralı veya hastalıktan ötürü hastanede tedavi edilenler; 3. 059.205 kişidir.

Hastanelerden taburcu edilenler; 2.167.841 kişidir. 891.364 kişi ise özürlü olarak yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmıştır.

Savaş sonunda 180.256 yaralı ve salgın hastalık kapmış 60.116 kişinin tedavileri sürüyordu.

 

Sonuçta; Osmanlı İmparatorluğunun 18 milyonluk nüfusu içersinden üç milyon insan ölmüş, yaralanmış, sakat kalmış ve kaybolmuştu. Sayılı olan aydın ve okumuş kişi sayısında da onarılması güç kayıplar ortaya çıkmıştı. İngiliz ve Fransızlar, 100 bin civarında Türk askerini tutsak almışlar, 60 bine yakın Türk tutsak da Rusya’nın eline geçmişti. Binlerce Türk Ermeniler tarafından katledilmiş, binlerce Ermeni de tehcir nedeniyle canlarını vermişti. Avrupa’da bağlaşık güç dengesini oluşturan İngiltere, Fransa ve Rusya; “Hasta Adam” olarak nitelendirdikleri Osmanlı İmparatorluğunun artık tükendiği ve topraklarının paylaşılması zamanının geldiği düşüncesindeydiler. Savaşın ayak seslerinin duyulmaya başladığı evrede, Türkiye’nin ittifak arayış çabaları, bu ülkelerin kendi amaçları doğrultusunda reddedilmişti. Terazinin öteki tarafında ise Almanya ve Avusturya - Macaristan imparatorlukları bulunuyordu. Almanya’ya hükmeden Kayzer Wilhelm II, yıllardır izlediği tutumuyla, Osmanlı İmparatorluğu’na en yakın görünen liderdi. Almanya tarafından kuramsallaştırılan “Drang Nach Osten” (doğuya yöneliş politikası), İslam halklarını hedef alarak siyasi, ekonomik ve stratejik, yaklaşımlarla yıllardır yürütülmekteydi. 

 

Birinci Dünya Savaşına Katılan Genç Subaylar

 

Almanya, bu dönemde ortak projeler üretebileceği en önemli faktörü, Enver Paşa’yı keşfedecekti. Vatanı kurtaracak kişi olarak betimlenen Enver Paşa, hürriyet kahramanı tanımıyla tarih sahnesine çıkmış, Trablusgarp ve Balkan savaşları sırasında ününü pekiştirmişti. 23 Ocak 1913 günü gerçekleşen Babıali darbesiyle hükümeti deviren Enver, zorla sadarete getirdiği Mahmut Şevket Paşa’nın 12 Haziranda öldürülmesinden sonra İttihat ve Terakki Partisi’nin desteğiyle, Harbiye Nazırlığına atanarak baş döndürücü yükselişini sürdürüyordu. Özgürlükçü anlayışı ve Balkan yenilgisinin utancını taşıyan ordu içerisinde uyguladığı reformlarla umut veren Enver Paşa kısa sürede Türkiye’nin tek hâkimi konumuna gelecekti. Berlin’de bulunduğu askerî ataşelik görevi döneminde Alman ulusuna hayranlık duyan ve Alman Silahlı Kuvvetlerinin yenilmezliğine inanan ve tüm İslam ülkeleri bağlamında, Türklük imajı yeniden değer kazanacaktı. Enver Paşa’ya göre, bu hedeflere ulaşılması ancak Almanya ile iş birliği Enver Paşa, ütopik düşüncelere sahipti. 33 yaşında ülkenin önderliği fırsatından yararlanarak, Osmanlı İmparatorluğu’nu daha güçlü kılıp İttihat ve Terakki Partisi’nin İslamcı -Türkçü anlayışını daha da ileriye götürecek, Mısır’ı yeniden fethedip, Transkafkasya’yı özgürlüğüne kavuşturacaktı.

 

II. Wilhelm ve Enver Paşa

 

28 Haziran 1914 günü Saray Bosna’yı ziyaret eden Avusturya Veliaht’ı Ferdinand’ın katledilmesinden sonra insanların neden olduğu büyük afetin perdeleri açıldı ve peş peşe açıklanan savaş ilanlarıyla Birinci Dünya Savaşı başladı.

 

Savaşın başında, Osmanlı İmparatorluğu silahlı ve savaşa hazır bir tarafsızlık politikası uygulama yolunu seçmişti, 3 Ağustos’ta seferberlik ilan edildi. 2 Ağustos 1914 tarihinde ise önceleri gizli tutulan Türk-Alman İttifak Anlaşması imzalanmıştı. Sonradan yapılan ek anlaşmalarla da Türk ordusu Alman askerî yardımlarının ve Alman Yüksek Komutanlığı planlarının uygulanmasına uyum gösterme çizgisine çekildi. Savaş sürecinde, Çanakkale ve Kut zaferlerinden sonra imzalanan bir diğer anlaşma ise Türkiye’nin Müttefiklerle barış yapmasını engellemek amacıyla kaleme alınmıştı. 28 Eylül 1916 tarihli bu anlaşma; “Her iki ulus, toprakları düşman işgalinden temizlenmedikçe savaştan çekilmeyecek ve itilaf devletleriyle barış anlaşması yapmayacak.” Koşulunu taşıyordu.

 

Enver Paşa, öncelikle orduya el atmıştı. Saraya yakınlıkları dolayısıyla paşalığa getirilen ya da yaşı ilerlemiş 280 general ve yapay terfi ettirilmiş üstrütbeli subay emekli edildi. Radikal bir anlayışla, Alman askerî heyetinin uygulamaları ve komuta kademelerine atanmış kalifiye genç subayların emekleriyle, silahlı kuvvetlere yeni bir ruh aşılanmaya, çağdaş bir eğitim verilmeye başlandı. Çok az bir süre olmasına karşın, kara ve deniz kuvvetlerinde önemli adımlar atıldı, Hava sınıfının da temelleri güçlendirildi. Alman askerî heyeti mensupları, bir taraftan Türk ordusunun eğitimiyle ilgilendiler, bir taraftan da Türkiye’nin Almanların yanında savaşa katılması için ellerinden geleni yaptılar. Bu heyetle gelen subaylar savaş sırasında Türk cepheleri ve karargâhlarında önemli roller üstlenecekti.

 

Levent Çiftliğinde Savaş Öncesi Yapılan Büyük Geçit Töreni

 

Türkiye’yi savaşa sürükleyen olaylar zinciri Akdeniz’in uzak bir köşesinde başladı. Savaşın ilan edilmesinden sonra İngiliz Donanması tarafından izlenen Alman Goeben ve Breslau savaş gemileri rotalarını Türkiye’ye çevirdiler. Heyecanlı bir takip sonucu Çanakkale önlerine ulaşan gemiler, Enver Paşa’nın verdiği izinle 10 Ağustos günü Boğaza alındılar. Müttefiklerin yoğun baskısı, gemilerin Osmanlı Devleti tarafından satın alındığının açıklanmasıyla son buldu. Goeben Yavuz, Breslau da Midilli adlarını almışlardı. Gönderlere Türk bayrakları çekildi ve Alman denizciler başlarındaki kepleri, Türk bahriyelilerinin kullandığı feslerle değiştirdi. Aslında satış gerçekleşmemişti. Gemilerle gelen Amiral Souchon, Donanma 1. Komutanlığına atandı. Artık Türkiye tarafını seçerek rengini belirlemişti. Ancak, Almanların Marn’da yenilmeleri, İtalya’nın İttifak devletlerine katılmayışı, Romanya’nın belirsizlik politikası ve Bulgaristan’ın kararsızlığı gibi çok önemli etkenler göze alınmadı.

 

Alman ordusu Batı ve Galiçya ağırlıklı doğu cephelerinde durdurulmuştu. Alman Yüksek Komutanlığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa katılmasını ve cephelerde, üzerine binen yükün hafiflemesini amaçlıyordu. Almanların ana hedefi; Türk Ordusunun Kafkaslara ve Mısır’a ilerlemesiyle, büyük boyutlarda Rus ve İngiliz gücünün angaje edilmesine odaklanmıştı. Bu süreçte Alman Elçisi Wangenheim, Türkiye’nin savaşa bir an önce katılmasını sağlamak amacıyla yoğun bir çalışma içine girmişti. Elçinin en önemli yardımcısı ise Amiral Souchon’du. Yavuz ve Midilli yazlık Rus sefaretinin önünde demir atıyor, gemilerde bulunan personel başlarına Alman keplerini giyip, “Deutschland Über Alles” diye haykırarak ulusal marşlarını söylüyorlardı. İngiliz Deniz Kuvvetleri yardım heyeti başkanı Amiral Limpus ve subayları Türkiye’yi terk etmişlerdi. Seferberlikten sonra orduya katılan ve Alman eğitimi alan askerler kaz adımlarıyla yürüyor, Alman militarizm ve yayılmacılığı kalplerinde “esir Türklerin kurtarılması ve fetih ateşi” yakılmış genç Türk subayları üzerinde etkili oluyordu. Geçen sürede, Silahlı kuvvetlerin performansı üzerinde olumlu etkiler yaratılmış olması bir gerçekti. Türk insanının içinde mevcut olan geleneksel savaşçı ruhu yeniden canlandırılmıştı.

 

Anadolu Yollarında Askerlerimiz

 

Seferberlik tamamlanıyordu, ancak silah ve cephane eksikti. Savaşta en önemli etmenlerden biri olan lojistik kuruluşlar henüz yeterli değildi. Ulaşım araç ve gereçleri de son derece kısıtlıydı. Bu süreçte amiral Souchon, defalarca Genelkurmaya başvurarak donanmanın Karadeniz’e açılmasını talep etmişti. Amiral’in gerekçesi; Türk denizcilerinin, yıllarca süren ihmal sonunda açık deniz koşullarına uyum sağlayamamalarıydı. Askerî ve politik Alman baskısına daha fazla dayanamayan Enver Paşa, 26 Ekim günü donanmanın Karadeniz’e çıkarak tatbikat yapmasına izin verdi. On bir savaş gemisi 27 Kasım sabahı denize açıldı ve Amiral Souchon’un emriyle, rastladıkları birkaç Rus gemisini batırarak 29 Ekim 1914 sabahı Odessa, Sivastopol ve Novrosiski limanlarını bombaladılar. Tarihte “Karadeniz Olayı” adıyla anılan ve savaş ilan edilmeden gerçekleşen bu eylem aslında askerî etiğe uygun değildi. Almanlar Enver Paşa’nın sözlü ve yazılı emirleriyle harekete geçtiklerini açıklamışlardır.

 

Osmanlı Hükümeti, Karadeniz olayının Ruslar tarafından başlatıldığını, ilk ateşin Rus savaş gemileri tarafından açıldığı savını öne sürdü. Artık savaşa girişi önlemek olanaksızdı. 1 Kasım 1914 tarihinde Rus ordusu, Türkiye’nin doğu sınırlarına doğru ileri harekât başlattı. İngiliz ve Fransız karma donanmasına bağlı savaş gemileri, 3 Kasım günü Çanakkale Boğazı girişindeki tabyaları bombardıman etti. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti, 11 Kasım 1914 tarihinde Müttefik devletlere karşı savaş açtı.

 

Türk Ordusu Birinci Dünya Savaşı’nda 12 cephede yer alarak savaşlara katılmıştır.

 

Doğu Cephesi: Karadeniz’den İran’a kadar uzanan ve Ruslarla çarpışılan cephedir

 

Irak Cephesi: Fav yarımadasına yapılan İngiliz amfibi harekâtıyla başlayarak Irak’ta İngilizlerle savaşılan cephedir

 

 Çanakkale Cephesi: Çanakkale Boğazı’nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle zorlanmasıyla başlayarak kanlı kara muharebelerinin yapıldığı cephedir

 

 Filistin - Suriye Cephesi: Türk Ordusu tarafından yapılan iki başarısız Süveyş kanalı harekâtı ve İngiliz karşı saldırısıyla süren cephedir

 

 Galiçya Cephesi: Bir Türk kolordusunun Galiçya’ya gönderilmesiyle katıldığımız cephedir

 

 Romanya Cephesi: Bir Türk kolordusunun Romanya’ya gönderilmesiyle katıldığımız cephedir

 

 Makedonya - Batı Trakya Cepheleri: Bir Türk kolordusunun Makedonya’ya ve bir Türk takviyeli piyade alayının Bulgaristan’a gönderilmeleriyle katıldığımız cephelerdir

 

 Yemen ve Hicaz Cepheleri: Türk ordusunun Arap yarımadasında katıldığı muharebeler ve destansı Medine savunmasının yaşandığı cephelerdir

 

 İran ve Kuzey Afrika Cepheleri: Bu ülkelerde yaşayan Müslüman halkın işgallere karşı ayaklanmasını amaçlayan Teşkilat-ı mahsusa kökenli gayri nizami çatışmaların yapıldığı cephelerdir.

 

 

Doğu Cephesi;

 

Karadeniz olayından sonra 1 Kasım 1914 günü Rus ordusu, Türk sınırını geçerek ileri harekat başlattı. Rus ilerleyişi yapılan iki muharebe ile durduruldu. 7- 12 Kasım günleri gerçekleşen Köprüköy ve 17- 20 Kasım günü yapılan Azap muharebeleri Türk zaferleriyle sonuçlanmıştı. Rusları durduran 3. Türk ordusu, verdiği ağır kayıplar nedeniyle çekilen Rusları izleyemedi ve tekrarlanabilecek Rus saldırılarını önlemek amacıyla 10km kadar geri çekilerek yeni bir savunma hattı oluşturdu.

 

Kafkas Doğu Cephesi...Cepheye Doğru İlerleyen Bir Birliğimiz

 

Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya savaşına katılmadığı ve silahlı tarafsızlık ilan ettiği dönemde, Avrupa – Doğu cephesine kaydırılan Rus birliklerinin eksikliği nedeniyle Kafkas sınırındaki kuvvet dengesi asker sayısı açısından eşitlenmişti. Ancak, Rus ordusu daha iyi donatılmış, güçlü topçu birlikleriyle çağdaş silah ve araç – gereçlere sahipti. Türk ordusunun en zayıf tarafı ise eğitim yetersizliğiydi. Birlikler arasında yer alan aşiret süvari alayları muharebelerde başarılı olamamıştı. Mevsim ilerliyor ve kış yaklaşıyordu. İki taraf da cephede büyük bir hareketlilik beklemiyordu. Bu aşamada devreye Alman Başkomutanlığı girdi. Batı Cephesinde siper savaşları sürüyor, doğuda Galiçya Cephesinde Avusturyalılar, Rusların karşısında geri çekiliyordu. Almanlar, Kafkas sınırında yapılacak bir Türk saldırısının Doğu Cephesini rahatlatacağını düşünüyorlardı. Berlin’de bulunan Türk askeri Ataşesinin raporu tam da bu günlerde İstanbul’a ulaştı. Ataşe, Alman Başkomutanlığından aldığı bilgilerle raporunda; "Rus ordusunun kuşatma harekatlarından çok etkilendiğini, arkalarında düşman birlikleri gören Rusların hemen geri çekildiklerini" yazmıştı.

 

Türk Genelkurmayında görevli Alman üst subaylarının da etkisiyle Başkomutan Vekili Enver Paşa, bir kuşatma saldırısıyla Rusları sınırın dışına sürmeye karar verdi. Hedef Sarıkamış’tı. Tarihin en acı trajedilerinden biri olan Sarıkamış savaşı böylece gündeme gelmiş oldu. 14 Aralık 1914 günü Enver Paşa yanında Alman yardımcılarıyla birlikte Köprüköy’e geldi. 3. ordu karargahında yapılan bir toplantıda, Hasan İzzet Paşa harekata karşı çıktı ve haklı neden olarak mevsimi öne sürdü. 3. Ordu Komutanına göre, kuşatma planı ancak ilkbaharda uygulanabilirdi. Başkomutan vekili, Hasan İzzet Paşa’yı görevden alarak 3. Ordu Komutanlığını üstlendi.

 

Birinci Dünya Savaşındaki Türk cephelerinde Enver Paşa’nın en etkin olduğu, kendisinin de ateş hattında bulunduğu ve yenilgiyi bizzat yaşadığı tek savaş, Sarıkamış’tır. Türk ve Alman kurmaylarınca hazırlanan ve Enver Paşa ile Hafız Hakkı Paşa’nın üzerinde ayrıca çalıştıkları Sarıkamış ihata ( çevirme ) planı aslında mükemmeldi. Düşünülmeyen, Aralık ayının inanılmaz zorluktaki iklim ve doğa koşullarıydı. Plana göre; Bir Kolordu, cephede düşmanı karşısına alarak hareketsiz hale getirecek, iki Kolordu Rusları kuzeyden kuşatarak Sarıkamış kasabasını ele geçirecekti.

 

Kafkas Doğu Cephesi, Sarıkamış Muharebesi

 

Cephe hattının 35km gerisinde olan kasabanın alınmasıyla arada kalan büyük çapta Rus kuvveti imha edilmiş olacaktı. Diz boyu karla kaplı, 3000m yükseklikteki dağlar üzerinden ve yol bulunmayan arazide yapılacak ileri yürüyüş büyük risk taşıyordu. Birliklerin kış donanımları yeterli değildi. İstanbul’dan yola çıkarılan kışlık giysi ve diğer lojistik ikmali tamamlayacak malzemelerin yüklendiği gemiler, Karadeniz’de Rus Donanması tarafından batırılmıştı. Dondurucu soğukta ( -20 derece ) başlayan harekat, korkunç bir yenilgiyle sona erdi. Yağan karın da etkisiyle birlikler dağıldı. Mehmetçiklerin büyük kısmı düşmana tek bir mermi atamadan donarak şehit oldular. Sarıkamış’a girebilen 300 kadar asker de geri püskürtüldü.

 

22 Aralık 1914 - 15 Ocak 1915 tarihleri arasında gerçekleşen muharebenin sonunda 3. Ordu tümüyle elden çıkmıştı. Verilen kayıp sayısı 60.000 kadardı. Bazen mangalara komuta eden, bazen bir bataryaya ateş açtırarak oradan oraya koşturan Enver Paşa her şeyin bittiği anda canını zor kurtararak, yerine Tuğgeneralliğe yükselttiği saray damadı Hafız Hakkı Paşayı bırakıp, İstanbul’a döndü.

 

 

Sarıkamış yenilgisinden sonra 3. Ordu, elde kalan zayıf birlikleriyle Azap mevzilerine çekilmiş, alabildiği takviye güçlerle Rus saldırılarını önleme amacıyla hazırlanıyordu. Rus’lar ileri harekata 1915 yılının Nisan ayında başladı. Aynı zamanda Van Ermenileri ayaklanmış, Türk Ordusu, isyancılarla da ayrıca uğraşmak zorunda kalmıştı. Tortum ve Malazgirt yönünden Erzurum’a ilerleyen düşman birlikleri, birinci ve ikinci Tortum savaşlarındaki başarılı savunma ile durduruldu. Güney bölgesinde ise başarılı olan Ruslar, 11 Mayısta Malazgirt’i 16 Mayısta da Van’ı ele geçirdiler. Cepheye bir milyona yakın asker süren Rus’lar 11 Ocak 1916 tarihinde saldırılarını yenilediler. Kanlı bir muharebe sürecinden sonra, 16 Şubat günü Erzurum işgal edildi. Ertesi gün de Rus’lar Muş’a giriyordu.

 

 

1916 ve 1917 yılları arasında Rus ordusu, Doğu Anadolu’daki ilerleyişlerini sürdürerek, Erzincan ve Trabzon’u da ele geçirmeyi başardı. Ekim Devriminden sonra kendi bünyesi içersinde çöken Ruslarla 16 Aralık 1917 tarihinde Erzurum’da bir ateş – kes anlaşması yapıldı. Doğu cephesinde bir türlü silahlar susamıyordu. Bu kez Ermeniler Doğu Anadolu’yu terk eden Rusların bıraktıkları yerlere yerleşmişler ve Türk halka karşı katliamlara başlamışlardı. 1918 yılı başlarında harekete geçen 3. ordu, tüm doğu Anadolu’yu ele geçirerek savaşa son verdi.

 

3 Mart 1918’de yapılan Brest-Litovsk anlaşmasından sonra, 1897 savaşından beri Ruslar tarafından işgal edilen Kars, Batum ve Ardahan yine Osmanlı Toprağı oldular. Doğan fırsattan yararlanan Türk ordusu ilerleyerek, Gümrü, Bakü, Derbent, Gence, Tebriz ve Rumiye kentlerini ele geçirdi. Bu fetih coğrafyası, Mondros mütarekesi koşullarıyla son bulacak, Türk Ordusu Anadolu sınırları içersine çekilecekti.

 

 

Irak - -İran Cepheleri:

 

Osmanlı imparatorluğunun Birinci Dünya Savaşına katılmasından altı gün önce; 5 Kasım 1914 günü İngiliz birlikleri Basra Körfezine akan Şettülarap Nehri ağzında buluna Fav yarımadasına amfibi bir harekat düzenledi. Karaya çıkan kuvvetler, zayıf Türk birliklerini yenerek ileri yürüyüşlerini sürdürüp, 21 Kasım günü Basata’yı ve 9 Aralıkta da Kurna’yı ele geçirdiler. Savaşın başlangıç sürecinde Irak’ta seferberlik çalışmaları yeterli derecede verimli olamamıştı. Kuruluş düzenine geçen birliklerin tüm eratı Arap’tı. Devlete bağlılıkları zayıf, eğitim düzeyleri düşük, moralleri bozuk askerlerden oluşan bu birliklerle İngilizlerin ileri yürüyüşünü durdurmak olanaksızdı.

 

Irak Cephesi: İngilizlerin Fav Yarımadası'na Çıkarma Yapması

 

Kazandıkları başarılardan sonra saldırılarını Basra yönünde geliştiren İngiliz birlikleri, Seyhan yöresinde Türk mukavemetiyle karşılaştı. İngilizlerin üstün gücü karşısında tutunamayan Türk birlikleri, Katüzzeyn mevkisine çekilerek direnişlerini sürdürmeye çalıştılar. Arap kökenli askerlerin firar etmeleri ve yerel halkın düşmanca tutumuna İngiliz nehir filosunun bombardımanları da eklenince Türk kuvvetlerini yöneten Irak ve Havalisi Komutanı Cavit Paşa, Basra’yı savunmaktan vazgeçerek birliklerini, Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği Kurna mevkisine kadar geri çekti. Basra 23 Aralık 1914 tarihinde İngilizler tarafından işgal edildi.

 

Savaş soluk almadan sürmekteydi. İngilizler bu kez de Kurna’ya saldırdılar ve çetin bir muharebeden sonra Türk kuvvetlerini tutsak ederek, tüm Güney Irak’ı ele geçirmiş oldular. Bu zaman diliminde, Irak’tan çok uzakta İstanbul’da bulunan Teşkilat-ı Mahsusa binasında Irak’taki savaşın kaderini etkileyecek toplantılar yapılıyordu. Gönüllü katılımlarla kurulan Osmancık Taburunun Irak cephesinde kullanması kararı alınmıştı. Bu taburun eratı, çoğunlukla Koceeli ve Rumeli yörelerinden gelmiş, gerilla savaşlarına katılarak deneyimler geçirmiş gönüllülerdi. Süleyman Askeri Bey komutasındaki Osmancık Taburu ve İstanbul itfaiye Alayı, 23 Kasım günü İstanbul’dan yola çıktılar. 2 Ocak 1915 günü Cavit Paşa, Irak Genel Komutanlığı görevini Yarbay Süleyman Askeri Bey’e devretti. Savaşçı karakterine uygun olarak hızla harekete geçen Süleyman Askeri Bey, 20 Ocakta birinci Rota muharebesinde yaralandı.

 

14 Nisan 1915 tarihinde gerçekleşen Şuayyibe savaşında ise Türk birlikleri ağır bir yenilgiye uğradı. Osmancık taburunun büyük çoğunluğu İngilizler tarafından tutsak alındı. Yarası henüz iyileşmemiş ve çatışmayı yatırıldığı sedyeden izleyen Yarbay Süleyman Askeri Bey, yenilgiyi kabullenemeyerek, tabancasıyla yaşamına son verdi. Osmancık Taburunun kısa süren şanlı serüveninden sonra, İki taraf içinde sonuca ulaşılamayan bir dizi kanlı muharebe yaşandı. Türkler Basra’yı geri almak, İngilizler de Bağdat’a ulaşmak amacındaydılar. İki tarafta kuvvetlerini takviye ediyordu.

 

28 Eylülde Birinci Kut-ul Amare savaşını kazanan İngiliz Generali Towshend komutasındaki İngilizler, Türk birliklerini çekildiği Selmanıpak mevzilerine kuşatıcı biçimde taaruz etti. Towshend’in bilemediği gerçek, bu aşamada doğu ve Suriye – Filistin cephelerinden Irak’ı takviye için gelen güçlü Türk birliklerinin varlığıydı. 51. Türk Tümenin yaptığı karşı saldırı ile yenilen İngiliz birlikleri 150km geride bulunan Kut-ul Amare kasaba ve mevzilerine çekilmek zorunda kaldı.

 

Nurettin Paşa komutasındaki Türk birlikleri ileri yürüyüşlerini sürdürerek 15 Aralık 1915 tarihinde Kut kuşatmasını başlattılar. 4.5 Ay kanlı çatışmalar yaşandı. İngiltere her yöntemi kullanarak ( Rüşvet teklif etmek dahil ) kuşatma alındaki askerlerini kurtarma uğraşı devralan verdi. 19 Nisan günü komutayı devralan Halil Paşa, kuşatmayı sürdürerek sonunda 29 Nisan 1916 günü General Towshend kuvvetlerini koşulsuz olarak teslim aldı. İngiliz askeri tarihinde bir ilk yaşanmıştı. 5 General, 481 Subay ve 13.300 Er Türkler tarafından tutsak edildi. Kut’taki İngiliz kayıpları ölenler ve esir alınanlarla birlikte 40.000e ulaşmıştı.

 

Irak Cephesi: Kut Zaferinden Sonra Tutsak Alınan Hintli Askerler Afyon Esir Kampında

 

Kut civarındaki muharebelerde Türklerin kayıpları da yüksekti; 300 Subay ve 10.000 Er şehit düştü. Kut kuşatması sırasında Irak cephesinde, sınırı geçerek ilerleyen bir Rus süvari tümeni ortaya çıktı. Rusların amacı Bağdat’ın Kuzey doğusundaki Kanıkin kentini almaktı. 13. Türk Tümeni bölgeye kaydırılarak Rus saldırısı durduruldu. Kut Zaferinden sonra taaruza geçen Ruslar, yine 13. Kolordunun karşı saldırısıyla geriye çekildi. Kolordu, ilerleyerek, 8 Haziran 1916’da Kasr-ı Şirin kasabasını ve Hemedan kentini ele geçirdi. İran’da sürdürülen harekat, ikmal merkezlerinin uzaklığı nedeniyle daha fazla gelişemeyecekti. Irak cephesinde iki tarafta birden savaşmaya başlayan Türk birlikleri, güneyden ilerleyen İngilizler, Bağdat’a yaklaşıyor, Doğuda ise Ruslar Musul’u zorluyordu. Rus saldırısı Revendiz’de durduruldu, ancak 25 şubat 1917’de Kut’u tekrar ele geçiren İngilizler, 11 Mart 1917’de Bağdat’a girdiler. Sovyet devriminin rahatlaştırdığı koşullarla gevşeyen Rus saldırılarına uzun süre direnen Musul, silah bırakışmasından sonra 30 Ekim 1918’de 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Sabis Paşa tarafından İngilizlere teslim edildi.

 

 

Çanakkale Cephesi:

 

 

Çanakkale Savaşı, tarihin en önemli savaşlarından biri olarak kabul edilir. Bu büyük mücadelede tasarlanan stratejik amaçlar, savaşın sonuçları ve savaş süresince uygulanan ilkler, Gelibolu Yarımadasında yaşananların günümüzde bile ilgi odağı olmasının ve her yönüyle araştırılmasının nedenleridir. Müttefiklerin Çanakkale seferi, Temelde Osmanlı İmparatorluğunu yıkarak topraklarını paylaşmak ve Ruslarla birleşerek, Çarlığın ütopik “sıcak denizlere açılma“ rüyasını gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Türk Ordusunun direnişi, 1917 devrimine giden yolun açılmasını ve 20. Yüzyılın sonlarına kadar sürecek yeni jeopolitik rekabetin belirlenmesini sağladı. Çağdaş savaş gücü ile uygulanan ilk amfibi harekat Çanakkale’de gerçekleşti. Donanma, karaya çıkan birliklere toplarıyla destek verdi. Geniş çaplı denizaltı harekatı, savaş boyunca, yarımadaya yaklaşma sularında, boğazda ve Marmara denizinde aralıksız olarak sürdürüldü. Uçak ve Balon gemileri ilk kez bu savaşta kullanıldı. Hava ve Deniz Hava gücünün önemi Çanakkale savaşında anlaşıldı. Siper savaşlarında devrim sayılabilecek yeni gereçlerin kullanımı ve karşılıklı tüneller kazarak ağır tahribatlar yapma taktikleri bu savaşta denendi. Topçular iki tarafça da her biçimde kullanıldı. Hareketli ve sabit bataryalar, kamuflaj, gözetleme, ölçüm ve saldırı öncesi hazırlık ateşi bağlamlarında hiç uygulanmamış yöntemler geliştirildi. Makineli tüfeklerin kıyıcı etkinliği Gelibolu’da kanıtlandı.

 

 

Gelibolu Yarımadas'na çıkartma yapılması ve Türk savunmasını ele alan bir temsili çalışma eseri.

 

Büyük savaşın bu birincil laboratuarında en önemli faktör yine de insan unsuruydu. İnsanlık tarihiyle başlayıp, günümüze dek süregelen savaşlarda olağan üstü gelişen silah sistemlerine karşın, savaşların kaderini her zaman bu silahları kullanan askerler belirlemiştir. Gelibolu’da da böyle oldu. Çanakkale savaşında karşı karşıya gelen askerlerin çok farklı özellikleri vardı. Birbirlerinden uzak coğrafyalarda yaşayan ve karşılarındaki ulus ya da topluluğun adını bile duymamış olan bu askerler, cephede bulunan derin ve karmaşık siperlerde vuruşarak birbirlerini öldürdüler. Galatasaray Lisesinden mezun İstanbullu genç yedek subay, tanımadığı bir kültürün ölümcül ürünü olarak geliştirilen Kukri hançeriyle şehit edildi. Henüz küçük bir uygar yerleşim merkezi bile görememiş 17 yaşındaki Maori yerlisi ise sazdan yapılmış kulübesinden çok uzaklarda, Anadolulu bir Mehmetçiğin süngü darbesi ile can verdi. Türk Silahlı Kuvvetleri, savaşa katılan ülke ve sömürge ülkeleri askerlerinin tümünden kökleri daha eskilere dayanan bir geçmişe sahipti. Mehmetçik, tarih sayfalarından geliyordu. O, zaman sürecinde Mısır’dan Viyana önlerine dek sürdürülmüş savaşlarda kendini kanıtlamıştı. Anadolu insanına özgü; dayanıklılık, zor koşullara uyum sağlama, pratik zeka ve cesareti ile hep aynıydı. Türk askeri itaatkar ve sadıktı. Yetkin komutanlarca yönetildikleri sürece dünyanın en iyi savaşan askerlerindendi. 1915’te Çanakkale’de de yetenekli ve farklı bir nesil oluşturan subaylar bulunuyordu. Her rütbedeki subaylar öncelikle balkan savaşı utancını yarasına tuz basar gibi hatırlıyor, “ya zafer ya ölüm“ anlayışıyla göreve gidiyorlardı. Enver Paşa’nın gerçekleştirdiği reformlar sayesinde orduda önemli mevkilere getirilmiş olan genç subay nesli, Osmanlı İmparatorluğu tarihindeki en elit subay sınıfını oluşturmuştu. Savaşan askerlerin kültürel gelişimleri, ülkelerine ve milli duygularına bağlılıkları, alıştıkları sosyal yaşam koşulları, genlerinde bulunan ırksal savaşçılık yetenekleri ve bu askerleri yöneten komuta kadrosunun kalitesi, kısaca asker dokusu Çanakkale savaşının kaderini belirlemiştir.

 

Çanakkale Cephesi, Ülkeyi Bekleyenler

 

Çanakkale savaşı müşterek düşman donanmasının boğazı bombalamasıyla başladı. 1914 yılının Kasım ayı sonlarındaki küçük çaplı bombardımanlardan sonra 19 Şubat 1915 günü ilk büyük çaplı saldırıda bir kısım tabyalar susturuldu. 25 Şubat’ta ise ağır şekilde bombalanan methal tabyaların tümü iş göremez hale getirildi. Deniz harekatının bu evresinde müttefikler 17 Mart’a kadar mayın temizleme faaliyetleriyle uğraşarak 18 Mart 1915te büyük saldırılarını gerçekleştirdiler. Türk Boğaz savunmasının zaferiyle sonuçlanan günün sonunda, üç savaş gemisi kaybeden üç gemileri de yara alıp, savaş dışı kalan müttefikler, deniz yolunun tıkanmış olduğunu anlamışlardı. Devreye Kara Kuvvetleri girdi. Seferin başkomutanı General Ian Hamilton’un planına göre; Seddülbahir ve Arıburnu kıyıları esas çıkarma bölgeleri olarak belirlenmişti. Karaya çıkarılan güçler, hedeflerini ele geçirerek, yapacakları müşterek bir taaruzla Kilitbahir Platosunu ele geçirerek, yarımadanın güneyine hakim olacaklardı.

 

Çanakkale’yi General Otto Liman Von Sanders Komutasındaki 5. ordu savunuyordu. Ordu, iki kolordu olarak tertiplenmişti. 5,7 ve 9. Tümenlerden oluşan 3. Kolordu Gelibolu yarımadasını, 3. ve 11. tümenlere sahip 15. Kolordu da Anadolu yakasını korumakla görevlendirilmişti. Ayrıca ordu ihtiyatı 19. Tümen Bigalı’da konuşlanmıştı. 5. ordunun savunma planı sahili oyalayıcı küçük birliklerle tutup gözetlemek ve geride gruplar halinde tutulan ana güçlerle taaruz ederek kıyıya çıkan düşman birliklerini denize dökmek esasına dayanıyordu. Müttefik çıkarma harekatı 25 Nisan sabahı başladı.

 

Arıburnu bölgesinde General Birdwood'un komuta ettiği Avusturalya – Yeni Zelanda kuvvetlerinden oluşturulan Anzak Kolordusu yanlışlıkla çıktığı sahilin sert yamaçlarında, 9. Tümene bağlı bir piyade bölüğü tarafından karşılandı. Kahramanca vuruşarak tümüyle imha olan bölüğün kazandırdığı süre içersinde uzun bir yürüyüş yaparak bölgeye ulaşan Binbaşı Şefik (Aker) Bey komutasındaki 27. Alay yaptığı süngü hücumuyla Anzakları durdurdu. Eş zamanda Ordu ihtiyatında bulunan 19. Tümenin Komutanı Yarbay Mustafa Kemal Bey, hiçbir emir almadan, kendi insiyatifiyle yanında getirdiği 57. Alay ve bir dağ topçu bataryasıyla Conkbayırı istikametinden savaşa katıldı. Mustafa Kemal, geri çekilen erlere ünlü “cephaneniz yoksa süngünüz var” emrini vererek tarih sahnesindeki yerini 25 Nisan günü almış oldu ve savaşın kaderini ilk kez belirledi. Kocaçimen Tepesi üzerinden yapılan Türk taaruzu sonunda savunma savaşı zafere dönüştü. Öğleden sonra 19. Tümene bağlı diğer iki alayın da savaş alanına gelmesiyle güçlenen Türk birlikleri, savaşın sonuna kadar sürecek karşılıklı mevzi tertiplenmesinin temelini attılar.

 

Seddülbahir Bölgesinde karaya çıkan İngilizlerin yeni kurulmuş güçlü 29. Tümeni, 26. Alayın 3. Taburu tarafından karşılandı. Türk taburu olağan üstü bir savaşçılık ruhu sergileyerek 10 taburluk düşman gücünü fazla derinlere ilerleyemeden durdurmayı ve oyalamayı başardı. Ana çıkarmayı desteklemek amacıyla Truva atı efsanesinden esinlenerek Ertuğrul Koyunda karaya oturtulan River Clyde gemisinden Karaya çıkmaya çalışılan askerler büyük kayıplar verdi. İngilizler, Seddülbahir cephesinde ilk gün hedefi olarak belirlenen Alçı Tepe'ye savaşın sonuna kadar ulaşamadılar. Çanakkale Savaşı, denizle çevrili büyük sayılmayacak bir coğrafyada cereyan etti. İki taraf için de kanlı muharebeler sonunda elde edilen metre hesabıyla ölçülebilecek toprak kazanımları önem taşıyordu.

 

Seddülbahir Bölgesinde; 28 Nisan günü İngilizler şanslarını denediler. 29. Tümen, yanına 25 Nisan 1915 günü Kumkale’ye aldatma çıkarması yapan Fransız Tugayını alarak Kirte Köyü yönünde saldırıya geçti. Hedef her saldırıda olduğu gibi Alçı Tepe'ydi. Günün sonunda, Müttefikler Türk karşı taaruzu ile 600 metre geriye atıldı.1 Mayıs gecesi 9. ve 7. Türk Tümenleri yalnızca süngü kullanarak taaruza kalktılar. Amaç düşmanın denize dökülmesiydi. İlerleyişte, büyük kayıplar verildi. Türk süngülüleri, sıralar halinde şehit edilerek durduruldular. 3 Mayıs gecesi yinelenen taaruz da İngilizler tarafından önlendi. 6 Mayıs’ta İngilizler yine Alçı Tepe'yi hedef alarak saldırdılar. 3 gün süren vuruşmalar sonunda Türklerin direnişi başarılı oldu. 4, 5 ve 6 Haziran günleri 3. kez taaruz eden ve yenilen taraf yine müttefiklerdi. Üç Kirte muharebesini kaybeden Müttefikler, yönlerini Kerevizdere’ye çevirdiler. 21 ve 22 Haziran günleri saldırıya başlayan İngiliz birlikleri kanlı çatışmalarla durduruldu. 28 Haziran günü Müttefikler tekrar siperlerinden çıkarak ileri atıldılar 29 Haziranda Zığın Dere mevzileri defalarca el değiştirdi. Aynı gece yapılan Türk taaruzu da ilerleme kaydetmesine karşın sonuca ulaşamadı. 29 Haziran 5 Temmuz tarihleri arasındaki sürede iki tarafında binlerce kayıp verdiği siper muharebeleri yapıldı.

 

Ağustos ayında ise savaşın yeni evresindeki muharebeler başlayacaktı. Arıburnu Bölgesinde; Anzak’lar çıktıkları sahile Anzak Koyu adını vermişlerdi. İlk büyük çaplı savaşları için birçoğunun haritada bile görmediği topraklara gelmişler, beyaz ırktan olmadıklarını zannettikleri bir düşmanla savaşacaklardı. Anzak Koyu ve ilerledikleri daracık sırtlardaki yaşamları, onların disiplin kurallarına uymayan özgür karakterleri ve savaşa spor yapar gibi yaklaşımları Anzak efsanesini doğuracaktı. Anzakların karşısındaki Türk kuvvetlerine ise bir kader adamı komuta ediyordu. 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal, Arıburnunda bulunan tüm birlikleri komutasına almış, Avustralya - Yeni Zelanda askerlerine nefes aldırmıyordu.

 

Müttefikler yeni aldıkları takviyelerle 7 Ağustos 1915 tarihinde Suvla sahiline yeni bir amfibi harekat düzenlediler. Aynı günlerde Arıburnu ve Seddülbahir bölgelerinde de yeni ve kanlı taaruzlar yapıldı. Anafartalar Grup Komutanlığına kendi isteğiyle atanarak bölgedeki tüm kuvvetleri komutasına alan Mustafa Kemal 9 ve 10 ağustos günleri düzenlediği karşı saldırılarla düşmanın bu yeni hamlesini de boşa çıkararak, Çanakkale savaşını kaderine ikinci kez yön vermiş oldu.

 

Savaşın sonu görülüyordu, Müttefikler komutanlarını değiştirdiler ve İstanbul’a ulaşma hayallerini rafa kaldırdılar. Aylar süren kanlı siper çatışmalarından sonra Arıburnu ve Suvla bölgeleri, 16 Aralık gününden itibaren boşaltılmaya başlandı. 20 Aralıkta bu bölgelerde düşman kalmamıştı. 1916 yılının 8 -10 Ocak günlerinde ise Seddülbahir bölgesindeki düşman kuvvetleri, Türk birliklerin fark ettirmeden geldikleri gibi gittiler.

 

İnanılması güç sertlikte vuruşmaların yaşandığı Gelibolu Yarımadası günümüzde bile bu savaşın izlerini taşımaktadır. Çanakkale savaşında iki tarafın kayıpları yaklaşık olarak belki de hiçbir savaşta rastlanmamış biçimde birbirine eşittir. Türk Ordusu; 55.000 şehit, 100.000 Yaralı, 10. 000 kayıp, 21.000 hastalık sonucu ölen ve 64.000 hasta vererek toplam 250.000 askerini kaybetmiştir. Müttefikler de kayıplarını; 205.000’i İngiliz ve dominyon ülkeleri, 47.000’i de Fransız ve sömürge kuvvetleri olarak açıklamışlardır. Çanakkale savaşının Türk tarafında bıraktığı en ağır hasar; kalifiye insan kaybıdır. Tanrı ve ülke sevgisi, vatan topraklarını çiğnetmemek ülküsü, Anadolu’nun her yöresinden gelen Mehmetçiklerle birlikte elit bir “okumuş gençlik" neslini kanlı siperlerde birleştirerek yok etmiştir

 

Bu yazının ikinci bölümünü incelemek için TIKLAYINIZ

 

İclâl - Tunca ÖRSES

 

MUHAREBE ALANI YER İSİMLERİ

13 Aralık 2017
01 Aralık 2017
07 Ekim 2017
30 Eylül 2017
29 Ağustos 2017
20 Ağustos 2017
29 Haziran 2017
12 Nisan 2017
12 Mart 2017
24 Şubat 2017
17 Şubat 2017
11 Şubat 2017
27 Aralık 2016
26 Kasım 2016
25 Ekim 2016
20 Ekim 2016
11 Ekim 2016
29 Eylül 2016
11 Eylül 2016
14 Temmuz 2016
13 Temmuz 2016
04 Temmuz 2016
28 Haziran 2016
15 Haziran 2016
05 Haziran 2016
03 Haziran 2016
15 Mart 2016
06 Mart 2016
01 Mart 2016
26 Şubat 2016
16 Şubat 2016
14 Şubat 2016
12 Şubat 2016
08 Şubat 2016
03 Şubat 2016
01 Şubat 2016
30 Ocak 2016
10 Ocak 2016
31 Aralık 2015
22 Aralık 2015
03 Aralık 2015
03 Aralık 2015
28 Kasım 2015
27 Kasım 2015
26 Kasım 2015
15 Kasım 2015
09 Kasım 2015
04 Kasım 2015
02 Kasım 2015
01 Kasım 2015
29 Ekim 2015

 

© 2015-2017 www.canakkalemuharebeleri1915.com