Dün gece yeni yatmıştım ki, Lord Kitchener’den gelen bir mesaj nedeniyle yeniden kalktım. “Gizli ve kişiye özel” damgalı olan mesajı şifresini çözmeleri için ilgililere teslim ettim ve sabahleyin hazır edilmesini istedim, ardından hemen yatıp uyudum. Mesaj şöyleydi;

 

“Savaş Konseyi dün gece yaptığı toplantıda, hükümetin yaptığınız hizmeti tam anlamıyla takdir ettiğini, kişiliğinizin önemi altında kahramanca bir şekilde düşmanla mücadelenin, büyük güçlüklere rağmen yürütüldüğünü, fakat aynı şekilde komuta makamında bir değişiklik yaparak, sizinle görüşmek fırsatının sağlanmak istendiğinin duyurulmasına karar verildiğini bildiririm…”

 

General Sir Charles Monro yerime atanmış. Kurmay Başkanı olarak bir başkasını yanında getirmekte olduğundan General Braithwaite de devir teslim yapacak. Görevim böylece sona eriyor. İngiltere’ye dönerken belki Selanik’e ve Mısır’a uğrayarak hükümete bu cephelerdeki son durumu açıklayacağım. General Monro’nun varışından önce ayrılacağım için General Birdwood geçici bir süre İstanbul Seferi Kuvvetler Komutanlığı’nı üzerine alacak. Amiral de Robeck beni İngiltere’ye götürmek üzere bir kruvazör hazırlattı. Kahvaltıdan sonra Lord Kitchener’in mektubunu tekrar birkaç kere okudum. Bu değişmeyi Savaş Konseyi kararlaştırmış görünüyordu… Peki, General Monro’yu da Savaş Konseyi mi atamıştı? Bir konuda emindim, vatana döndüğümde, kendini kaypak politikacıların elinden kurtarabilirse, Lord Kitchener’e pek çok gerçekleri açıklar ve inandırabilirdim. Constantinople şu anda büyük bir engel olarak harita üzerinde duruyor. İkindi üzeri çayda General Ellison, General Braithwaite, Binbaşı Bertier, Albay Sykes ve Guest bulundular. Kendilerine, “Daha ölmedim, fakat hükümetteki önemim tükendi. Yeni komutan kutsal görevi taze bir güçle yürütecektir. Onunla ordu ilerleyecek, filo Çanakkale Boğazı’nı aşacaktır…” dedim. [1]

 

17 Ekim 1915 General Hamilton, Gökçeada'dan İngiltere'ye gitmek üzere veda ederken

 

Akdeniz Seferi Kuvvetleri Komutanı General Ian Hamilton, Gökçeada’da geçirdiği son zamanların anılarından bir kısmını günlüğüne bu şekilde iliştirmişti. Kısa süre sonrasında da Amiral de Robeck’in hazırlatmış olduğu H. M. S Chatham Kruvazörü ile İngiltere’ye dönmek üzere Çanakkale cephesini terk etmişti. General Hamilton’ın yerine atanan General Monro’dan beklenen önemli bir rapor vardı. İngiltere’nin öğrenmek istediği, Gelibolu Yarımadası’nda bulunan İtilaf Devletlerine ait kuvvetlerin mevcut durumdaki vaziyeti, muharebeleri sürdürme kabiliyeti ve kendilerine takviye gelmediği takdirde, yaklaşan kış mevsimi boyunca bölgede direnç gösterip gösteremeyecekleriydi. Bununla birlikte ve en az bu konu kadar önemli olan ise bir tahliyeye karar verilmesi halinde genel durumun ne yönde seyir edeceği idi. General Hamilton’ın bölgeden ayrılmasıyla birlikte, yerine geçici bir süre için getirilen General Birdwood’un hazırlayarak İngiltere’ye gönderdiği bazı raporlar vardı. Bu rapor içeriklerinde, Çanakkale cephesindeki genel vaziyetin iç açıcı olmadığı belirtiliyordu ve zaten bu haberleri Hamilton’da Lord Kitchener’e iletmişti. Birlikler bitkin durumda olmakla birlikte sayıları da oldukça azalmıştı. Bu vaziyette büyük bir takviye almadan etkili bir taarruzun düşünülemeyeceği belirtiliyordu. Türk birlikleri cephenin hemen her noktasında hâkim durumdaydılar ve bu üstünlüklerine bir de Bulgaristan yoluyla kavuşacakları top ve bolca mühimmat eklendiğinde işlerin biraz daha karışacağı ortadaydı. Bu durumda Yarımada’da kalabilmenin tek yolu, sahillerin Türk topçu ateşinden korunabilmesi için taarruzda bulunmak ve Türkleri bulundukları hatlardan daha gerilere atmak gerekiyordu ama bu mevcut şartlarda imkânsızdı.

 

İngilizler ve Fransızların eğilimleri Gelibolu Yarımadası’ndan çekilmek yönünde olmasına rağmen, İngilizler önemi oldukça yüksek durumdaki bir deniz yolunda tutmuş oldukları mevzilerden vazgeçmemek ve cephenin güney kesimini mümkün olduğu kadar süre ellerinde tutmak istiyorlardı. Türk tarafı ise gelinen noktadaki durumu, İtilaf birliklerinin Ağustos ayı içerisinde değerlendirmekten yoksun bırakıldıkları önemli kozlarını ve bundan sonra olabilecek alternatif olasılıkları değerlendirmekteydi. İtilaf birliklerinin Yarımada’dan çekilme olasılığı yüksek bulunmakla beraber, bunun kolayca gerçekleştirileceğine pek ihtimal verilmiyordu. Bu kuvvetlerin ancak büyük bir kitle taarruzunun ardından Çanakkale cephesinden kovulabilecekleri daha çok ihtimallerin başında geliyordu.

 

“Fakat ben düşmanın mevzilerini sert bir hücum olmadan boşaltacağını muhtemel görmüyorum. Onu dışarı atabilmek için evvelemirde burada mevcut ve daha imal edilecek olan cephanenin yeterli olmadığı esaslı bir topçu hazırlığına ihtiyaç var…” Amiral von Usedom [2]

 

General Monro, bir günde üç cephe hattını ziyaret etmişti ve burada kolordu komutanları ve tümen komutanları ile yaptığı görüşmelerden sonra hiç zaman kaybetmeden raporunu hazırlamış ve bölgede gerçekten çok büyük bir takviye ve organizasyon yapılmayacaksa, Yarımada’nın tahliyesi hususunun ivedilikle yerine getirilmesinin gerektiğini belirtmişti. İngiltere’de, Savaş Bakanı Lord Kitchener bu raporu heyecan içinde okumuş ve aslında raporda gayet beklenen bir sonuç bildirilmiş olsa da, bu kadar seri bir biçimde tahliye kararı alınmasına hayret etmişti. Diğer yandan bölgede daha fazla kalma ümidini korumak istiyordu ve bu konuda Komodor Roger Keyes’in sunmuş olduğu görüşün durumu kurtarma adına bir umut yarattığını düşünmüştü. Ancak bu rapordan sonra anlaşılan, bütün ümitler sönmüş ve Yarımada’da bir süre daha tutunmak düşüncesi de havada kalmıştı. Lord Kitchener, General Monro’ya bir telgraf daha göndererek, cephedeki bütün kolordu komutanlarının da bu raporda geçen içeriğe tamamıyla katılıp katılmadıklarını öğrenmek istemişti. Ayrıca, yine bu telgrafta Mısır’daki General Maxwell’den almış olduğu raporda, tahliyenin Mısır kamuoyunda olumsuz yönde tesir yapacağı ama başka bir noktada, Türklere vurulacak bir darbenin duyurulmasının bu durumun önüne geçebileceği belirtilmişti. General Monro’dan bu konu hakkındaki görüşlerinin de ifade edilmesi isteniyordu. Kitchener’den gelen bu yeni telgraf üzerine General Monro yine hızla harekete geçerek General Birdwood ve General Byng’i karargâha davet etmişti. Seddülbahir bölgesindeki 8’nci İngiliz Kolordusu Komutanı General Davies hasta yattığı için, kendisine bu telgraf emrinde geçen ifadelerin aynısı kopya edilerek bir subay tarafından gönderilmiş, bu şekilde görüşlerini ifade etmesi beklenmişti. Bu iş ile görevlendirilen subay bir muhrip ile bölgeye gönderilmiş ve gece yarısı yatağında uyuyan hasta General’e durumu tebliğ etmişti. General Davies mecalsizdi ve kendisine verilen metne şöyle bir baktıktan sonra, yazılanların altına “Razı oluyorum” ifadesi ekleyerek, daha fazla görüş beyan etmemişti. Bir sonraki gün diğer iki general de karargâha gelmişler ve görüşmede hazır bulunmuşlardı. General Monro bu görüşmede kendisine ait fikirleri göstererek İngiltere’ye gönderilmiş olan rapor içeriğini öne sürmüştü. Şimdi yanında bulunan generallere bu fikre katılıp katılmadıklarını yazılı olarak beyan etmelerini ve aynı zamanda hiçbir etki altında kalmadan şahsi fikirleri varsa, bunları da ilave etmelerini istemişti. General Byng hiç tereddüt etmeden düşüncesini açıkça ifade ederek, bölgeye geldiği zamandan itibaren karşılaştığı koşullar doğrultusunda zaten tahliyeyi düşündüğünü belirtmişti ve bunun ardından şunları yazmıştı;

 

“Tahliyenin uygun olduğu kanaatindeyim. Suvla’ya gelince; bu mıntıkayı bugün için kendi arzumuzla ve zayiatsız olarak terk edebiliriz. Almanya’nın yardımına mazhar olan Türklerin zoru ile mecburiyet altında yapılacak bir tahliye çok zayiatlı olacaktır…” [3]

 

Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood, Hindistan ve Mısır kamuoyunda aksi bir tesir yapacağından endişe duymaktaydı. Bu mesele için net bir görüş bildirmenin oldukça zorlayıcı bulmasına rağmen o da görüşlerini yazılı olarak bildirerek General Monro’ya teslim etmişti.

 

“Mevzilerimizin bugünkü tehlikeli vaziyetleri ve bunu ıslah etmekteki fevkalade güçlükleri konusunda General Monro’nun fikirleri ile mutabıkım. Fakat Çanakkale tahliyesinin Türklerin bir zaferi gibi kabul edileceğini düşünüyorum. Bundan başka Hindistan’daki tecrübelerimden bu tahliyenin Hindistan, Mısır ve İran’daki İslâmlar üzerinde yapacağı aksi tesirden korkmaktayım. Bu sebepten tahliyeye taraftar değilim. Eğer Çanakkale’yi tahliye edersek bu kuvveti başka bir yerde Türkler aleyhine kullanmak zarureti ortaya çıkacağına göre böyle bir teşebbüsün başarıyla başka bir yerde yapılabileceği hakkında müspet bir kanaatim yoktur. Aynı zamanda böyle bir tahliye yapıldığı takdirde Türkleri, buradaki kuvvetlerini Suriye ve Kafkasya’ya gönderebilmek hususunda serbest bırakmış olacağız. Bu noktadan da tahliyenin aleyhindeyim. Türkiye’den başka bir yere çıkarma yapmak da aynı neticeyi verir. Tahliye işinin kıtalarımızın morali üzerinde çok fena bir tesir yapmasına karşılık Türklerin morali üzerinde bunun aksini yapacağından korkmaktayım. Mevsim gecikmiştir, kötü havalar başlamak üzeredir. Mevzii bir tahliye birçok güçlük ve tehlikelerle doludur, çünkü zaman ve havaların süreli güzel gitmesi lâzımdır. Bütün bindirme işi geceleyin yapılacak ve haftanın dört veya beş gecesinden istifade edilebilecektir. Kuvvetlerin bir kısmı Yarımada’yı tahliye ettikten sonra ardından kötü bir hava çıkarsa bu da ağır zayiata sebebiyet verebilir…” [4]

 

Bu fikirleri telgraf vasıtasıyla İngiltere’ye gönderen General Monro, kendi görüşlerinin de kesinlikle sabit olduğunu, General Maxwell’in bu görüşlerin aksine beyanat vermesine rağmen kendisi fikirlerinden vaz geçmediğini de ilave etmişti. Önceki fikirlerinin yanı sıra, Gelibolu Yarımadası’ndan tahliye edilerek alınacak olan askerlerin Mısır’a gönderilerek istirahat ettirilmeleri ve yeniden eski kuvvetlerini kazandıktan sonra, buradan başka noktalarda kullanılmaları gerektiğinde sağlam durumda bulunacaklarını bildiriyordu. Bu yüzden bir tane bile askerin buradan alınarak dağıtılmaması gerektiği tavsiye ederek ifadelerine şöyle devam ediyordu;

 

“Buna göre Mısır’da savunmada kalarak yararlanılabilir bütün kuvvetleri Mısır’da toplamak _asıl cephe olan batı cephesini ihmal etmemek koşuluyla_ ve bu kuvvetlerle istediğimiz noktadan bir yumruk vurmak lazımdır. Bunun için ben yeni bir çıkarma veya bu kuvvetleri başka bir yere göndermek taraftarı değilim. Ağır topçu ve seri ateşli topçu karşısında bir sahile çıkarma yapmanın ne kadar güç olduğunun ve çıkarmadan sonra yerleşmek ve elde edilen mevzilerde kalabilmek için gereken fevkalâde malzeme ve ihtiyacını tamamen takdir edilmiş olduğunu sanmıyorum…” General Sir Charles Monro [5]

 

Komodor Roger Keyes

 

Lord Kitchener Gelibolu Yarımadası’nın tahliye edilmesi düşüncesini bir türlü içine sindiremiyordu. Kara ordusu için vaziyetin ne olduğu raporlarla belirtiliyordu ama donanma unsurları ile bir çözüm aramak konusu aklını çeliyordu. Komodor Keyes ile karşılaştığında, Çanakkale Boğazı’nı zorlamak konusu belki de durumu kurtaracak bir alternatif hareket tarzı oluşturabilirdi. Esasında Komodor Keyes’in projesini çok beğenmişti ve üstelik Deniz Bakanı Balfour’da bu projeyi sıcak bir biçimde karşılamıştı. Üstelik Balfour, Komodor Keyes’e, ordu bu konuda bir şeyler yapmak niyetinde olursa, Deniz Bakanlığı’nın projeyi kabul edebileceğinin muhtemel olduğunu söylemişti. Mr Balfour’un bahsettikleri arasında yine umut verici sözler vardı. Selanik ile ilgili olan gelişmeler için donanmanın yükünün ağır olacağı ve bu bakımdan Akdeniz’de bulunan filoya daha fazla muharebe gemisi, muhrip ve denizaltı gönderilebileceğini ama bahsi geçtiği gibi, kara ordusunun son bir vurucu taarruz yapması gerekliliğini de ilave etmişti. Bu projeyi can sıkıcı olarak bulan Deniz Kuvvetleri Komutanı Sir Henry Jackson, bir filonun Marmara Denizi’ne geçmeyi başarması söz konusu olsa dahi, bu filonun imha edileceğine ve sonuçların tümden bir felakete yol açabileceğini düşünüyordu. Bu sıralarda General Monro’dan ikinci rapor daha alan Kitchener, bir yandan durumu tüm açıklığıyla kavramaya ve olayları bir bütün olarak görmeye çalışmasına rağmen, tahliye meselesi onun için sürekli gerginlik kaynağı halinde baş köşede duruyordu.

 

İngiliz Deniz Bakanı Bolfour

 

“Yarımada’da kalmakla herhangi bir amaca ulaşmamız beklenmediğine göre, hızlı deniz ve kara ikmal malzemeleri ile personel nakli için kullanılabilir bir üs olmadan denizaşırı bir sefere çıkmanın ülkeye getirdiği dudak uçuklatıcı maliyet, Yarımada’da kilitlenen birlikleri daha yararlı bir alana kaydırmamızı ivedileştirmiştir. Yarımada’daki mevzilerimizi işgal etmeye devam etmemizde hiçbir askeri avantaj görmediğim için, Yarımada’yı boşaltmayı ele almamız gerektiği hususunu Lord Hazretlerine telgrafla bildirdim…” General Sir Charles Monro [6]

 

İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener

 

Lord Kitchener, sonunda bu düşüncelerin arasında geçen gel-git durumunu bir tarafa bırakarak, Çanakkale seferine bir şans daha tanımaya karar vermişti. Öte yandan Fransızlara verilmiş olan sözler vardı ve bu durumu daha da güçleştiriyordu. Gelibolu Yarımadası’ndaki kuvvetler yeni bir taarruz yapabilmek için yetersiz olduğu tamamen anlaşılmıştı. Bir şekilde gönderilecek kuvvet bulunsa bile bunların nakil edilmesiyle ile ilgili olanaksızlıkların aşılması da oldukça zordu. 3 Kasım 1915 tarihinde yeni kurulan Harp Meclisi toplanarak, General Monro’nun raporlarını ve Komodor Keyes’in projesini incelemişti. [7] Meclis toplantı sonunda General Monro’nun öne sürdüklerinin acil bir şekilde uygulanamaz olduğu görüşünü benimsemiş ve Lord Kitchener’in bizzat bölgeye giderek yerinde incelemeler yapması ve sonuçlarını bildirmek üzere Çanakkale cephesinde bizzat bulunması kararlaştırılmıştı. Aynı gün General Monro, Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanlığını geçici olarak General Birdwood’a bırakarak, tahliyenin sonuçlarını tartışmak üzere Mısır’a girmişti. Lord Kitchener, geçici bir süre Gelibolu Yarımadası’ndaki ordunun komutanlığı üstlendikten sonra General Birdwood’a bir telgraf göndererek, Akdeniz Seferi Kuvvetleri’nin yeni komutanı olarak atandığını bildirmişti. [8] General Monro ise Selanik’teki kuvvetlerin komutanlığına getirilecekti. Kitchener’in aklında bir plan vardı. Bolayır’da yeni bir çıkarma yapılacak ve Komodor Keyes’de bu sırada Çanakkale Boğazı’na taarruza geçecekti! General Birdwood bu acil gelişen yeni duruma bir anlam verememişti ve kendisine ulaşan telgraf hakkında şimdilik sessiz kalmayı tercih etmişti. Öncelikle Lord Kitchener şayet Yarımada’ya gelecekse, bunun ardından kendisi gözlemlerini yapmalı ve alınan karara göre bir görevlendirmeye gidilmeliydi. Yine de emri sorgulamamış ve yalnızca çevresine duyurmamayı tercih etmişti. Bu alınan kararlar çok ani olmuştu ve görünen o ki, Kitchener sağduyusunu yitirmeye başlamış ve acil çözüm bulma arayışı içinde hâkimiyetini kaybetmeye başlamıştı. Kendi kararları üzerinde birkaç saat düşünen Lord Kitchener, sonunda bu kararların tutarlı olmadıklarını saptamış ve kısa süre sonra da iptal etmişti.

 

General Birdwood bu emri ilk duyduğunda çok garip bir durumda kalmıştı. General Monro’nun Mısır’a gitmesiyle birlikte oluşan boşlukta geçici olarak sefer kuvvetlerinin başında bulunuyordu ama Kitchener’in emriyle birlikte, resmi olarak bu kuvvetlerin başına atanmış oluyordu. Bu kendisini bir anlamda gerçekten zor durumda bırakıyordu. Lord Kitchener’in telgrafını okuduktan sonra, derhal bir cevap vermek durumundaydı ve onun aklına uymayan şeyleri vakit kaybetmeden belirtmek zorundaydı. Burada neredeyse bir oldu bitti durumu vardı. General Birdwood bu işin içinden sıyrılmaktan başka bir şey düşünemiyordu. Kitchener’den gelen emrin uygulanabilirliği yoktu ama bunu zaman kaybetmeden kendisine uygun bir dille anlatması ve ordunun komutasının yine General Monro’da kalması için bir şeyler yapması gerekiyordu. Fazla düşünmeye gerek kalmadan bir cevap yazısı ele alınmıştı. Birdwood Bolayır civarında yapılacak acele bir çıkarmanın sonunun felakete yol açabileceği ikazını yaparak yazısını şekillendirmeye başlamıştı. Bu sözlerin devamında ise General Monro’nun seferi kuvvetlerin başında kalmasının çok daha isabetli olacağından bahsetmişti. General Monro’nun kısa sürede büyük bir güven topladığını ve özellikle Fransa’da edindiği tecrübeler ve askerini iyi idare etmesi gibi konular sebebiyle, görevinin başında bulunması gerektiğini belirtmişti. Bu sıralarda Lord Kitchener de, Komodor Keyes ile yapmış olduğu bir görüşme sırasında düşüncelerini aktarmış, Keyes ise, Bolayır’a yapılacak bir çıkarma fikrinin başarı getirmeyeceğine inandığını belirtmişti. Bu görüşmenin yapıldığı akşam Mr Balfour’dan bir mektup alan Kitchener, Bahriye erkânının boğazın zorlanması projesine sıcak bakmadığı bilgisini öğrenmişti. Bir gün sonrasında Lord Kitchener, Komodor Keyes ile birlikte, Mr Balfour’un odasında buluşarak aynı konu üzerinde tartışma yürütmüşlerdi. Bu görüşmede biraz daha sağduyulu olunmuş ve ayaklar yere basmaya başlamıştı ve neticede Lord Kitchener görüşmeden ayrılırken, donanma ile Çanakkale Boğazı’nın zorlanması düşüncesi artık ortadan kalkmış bulunuyordu. Lord Kitchener, Çanakkale Cephesine gitmek için Londra’dan ayrılmadan evvel yapılan bakanlar kurulu toplantısında, donanmanın Boğaz’a bir teşebbüs yapması için kara ordusunun mutlaka büyük bir taarruzda bulunmasının gerektiği ortaya konmuştu. Çanakkale’ye yeni takviye kuvvetleri göndermenin imkânı bulunmadığı için bu konu rafa kaldırılmıştı. Böylece tüm düşüncelerine ait tasarruflarında olumsuzluklarla karşılaşan Kitchener, daha önce General Birdwood’a göndermiş olduğu emirlerin iptal edildiğine ilişkin bir başka emir göndermişti.

 

“Korkuyorum ki, donanma bir iş göremeyecektir. Bu meseleyi çok büyük dikkat ve önemle takip ettim, fakat önde yapılacak bir iş göremedim. Kıtaları geri almak için çok sükûnetle ve çok gizli olarak bir plan hazırlayınız…” [9]

 

Gelibolu Yarımadası’nda bulunan kıtaların geri çekilmesi hususunda gizlilik kuralları uygulanması ve bunlara harfiyen uyulması bekleniyordu ama Londra için sanki bu geçerli değilmiş gibi, konu açık bir biçimde ortalık yerlerde hararetle tartışılıyordu. Bakanlar arasında sürüp giden tahliye ile ilgili tartışmalar doğal olarak çevreye de yansıyordu. Öyle ki, tartışılan konular hemen sonrasında basına yansıyordu ve Yarımada’daki İtilaf ordusu için bu mesele bir anlamda tehlike oluşturuyordu. Öylesine yaygara koparılmıştı ki, İngiliz hükümetinin tahliye ile ilgili görüşlerinin net olarak alınabilmesi için baskı bile kurulmuştu. General Monro tarafından gönderilen raporlar ve Lord Kitchener’in Çanakkale Cephesi’ne giderek vaziyeti yerinde inceleyeceği, sonuçta bir çözüm yolu görüp göremeyeceği ile tahliye kararı verilmesi arasında bir seçim yapması da konuşulmaya başlanmıştı. Londra’da geçen bu konuşmalar gazetelere de yansımaya başlayınca hadise mecrasından çıkmaya başlamıştı. Buna rağmen gelişmelerden haberdar olan Almanya ve Osmanlı Devleti, ortalığa yayılan bu şayialara pek itibar etmemişti. Bu kadar aleni bir şekilde basına yansıyan bu haberler bir tedbirsizlik yerine, taktik bir anlayış olarak görülmüş ve itibar edilmemişti. Bunun tam aksine olarak, Çanakkale cephesine kuvvet gönderileceği ve yeni bir taarruza geçileceği düşünülerek bölgedeki çalışmalara buna göre hız verilmişti. Bu hızlanma, esasında Türk kuvvetlerine yapılacak olan top ve mühimmat ulaşımı için de önemliydi. Balkanlarda Sırp direnişi kırılmış ve Sırbistan işgal edilmeye başlanmıştı. Bulgarların da İttifak Devletleri arasına katılmaları sonrasında İstanbul’a ulaşım yolu açılmış ve Kasım ayı başlarken Çanakkale cephesine yardım götürebilme olanağı bulunmuştu.

 

24 Santimlik 1898 Havan

 

Kara ve deniz yolu ile bu yardımdan yoksun durumdaki Türk ordusunun İttifak Devletleri’nin diğer bileşenleri tarafından yapılacak askeri ikmal yardımları ile birlikte kuvveti ve etkinliği çok daha fazla olacaktı. Eldeki mevcut silah ve mühimmat stokları şartlar gereği idareli kullanılmak zorundaydı. Bu durum ise Gelibolu Yarımadası’ndaki İtilaf kuvvetleri üzerinde etkin bir caydırıcılık unsuru taşımıyordu ve istendiği ölçüde tehdit oluşturamıyordu. Almanya, Çanakkale cephesinin önemi konusunda en başından itibaren titizlikle duruyordu. Bu cephenin diğer cephelere olan etkisi ve İtilaf devletlerinin kuvvetine ait büyük bir miktarın burada tıkanıp kalmış olması ziyadesiyle önemliydi. Bu cephede alınacak bir mağlubiyetin, savaşın genel olarak kaderi üzerinde büyük etkisi olacaktı. Ne var ki, bu vaziyet esasında Osmanlı Devleti için farklı anlamlar taşıyordu. Çanakkale cephesindeki muharebelerin devam etmesi ve İtilaf kuvvetlerinin burada tutundukları yerleri işgal etmeyi sürdürmesiyle, Türk ordusu da büyük bir ölçüde bu cepheye bağlanmış oluyordu. İtilaf kuvvetlerinin bir anlamda bu cepheden tahliyesi meselesi Almanlar için farklı sonuçlar doğurması da söz konusuydu ama Türk Ordusu yalnızca muzaffer olmaya odaklanmış durumdaydı. Buradaki muharebelerin başarıyla sonuçlandırılması ve İtilaf kuvvetlerinin mağlup edilmesi, dönemin siyasal konjonktürü gereği Osmanlı Devleti için önemli bir yer tutacağı gibi, tıkanmış durumdaki cephelerde bulunan büyük çaplı kuvvet potansiyelinin başka bir gereklilik doğrultusunda değerlendirilmesi çok daha fazla fayda sağlayacaktı. Başkumandan Vekili Enver Paşa, Çanakkale Cephesinin en başından beri bu politikayı takip etmiş ve bu cephede bir an önce zafere ulaşmayı arzulamıştı.

 

15 Santimlik Obüs

 

Çanakkale cephesindeki Türk Ordusunun savunmasına ciddi anlamda büyük bir etki kazandıracağı bilinen bu top ve mühimmat yardımları arasında özellikle dik açılı atış yapabilen havan toplarının bulunması, arızalı bir arazinin sağladığı koruma ile güvende bulunan İtilaf kuvvetleri için büyük problemler yaratacaktı. Havan tipi bir ağır silaha sahip olmak ve bunu mühimmatı ile birlikte etkin bir biçimde kullanmak, muharebe eden tarafların mevzi durumlarına göre yüksek bir isabet ve tahrip etkisine kavuşmak anlamına geliyordu. Bilhassa Ateş hattı ve bunun ardındaki yardımcı siperlere top mermisinin isabet ettirilmesi, büyük bir avantaj sağlanması demekti. Bölgeye özellikle de infilak tesiri yüksek cephanenin gelmesi ile birlikte, en azından bu cephede muharebelerin zafer ile neticeleneceği hakkında taşınan umutlar daha da kuvvetlenmişti. Yeteri miktarda cephaneye sahip olunmasıyla, İtilaf kuvvetlerinin mevzilerine çok daha etkili atışlar yapılabilecekti. Türk topçusunun bu zamana dek kazandığı tecrübelerle talim ve terbiyesi yükselmiş, isabet oranını oldukça artırmış ve gerekli olan mahallerde en uygun koşullarda mevzi hazırlama imkânı bulabilmişti. Haftalar boyunca eldeki kıt olanaklarla ve etkisi sınırlı olan cephane ile görev yapmaya çalışılmış ve bunda da gayet olumlu sonuçlar elde edilebilmişti. Arızalı olarak nitelendirilen arazi yapısı için, belli yüksekliklerdeki sütre gerisinde bulunan top mevzilerini hırpalayabilmek için bilhassa büyük çaplı havan toplarının dik açı ile atış yapabilme imkânına kavuşmuş olmak, düşman tarafın psikolojik olarak yıpratılmasına da olanak sağlayacaktı.

 

KUK (Avusturya-Macaristan) Bataryası Uzunköprü'de

 

9 Kasım 1915 tarihinde Uzunköprü’ye 240 milimetrelik motorlu bir Avusturya havan bataryası (Motormörser-Batterie No:9) gelmişti ve 5’inci Ordu Komutanlığı emrine verilmişti. Daha sonrasında ise 150 milimetrelik bir obüs bataryası gelmişti. Havan Bataryası, 2’inci Kolordu’nun yardımıyla, 20 Kasım 1915 tarihinde Gelibolu’ya ve sonrasında ise 27 Kasım 1915’de Kocaçimen kesimine getirilerek mevzilendirilmiş ve buradan Mestantepe’yi ateş altına almaya başlamıştı. Obüs bataryası ise Güney Grubu bölgesine verilmişti. Uzunköprü’ye gelen cephanenin bir bölümü kara yolu izlenerek, bir kısmı ise İstanbul üzerinden deniz yoluyla nakil edilmesi sağlanmıştı. Bölgeye ulaşan cephaneler hiç vakit kaybedilmeden doğrudan doğruya grupların gerilerinde hazırlanmış olan depolara nakil edilmişti.

 

KUK (Avusturya-Macaristan) Bataryası Taksim'de

 

“9 Numaralı Avusturya-Macaristan Ordusu 24 cm’lik havan bataryası Türkiye’ye gönderilen ilk batarya oldu. 22 Ekim 1915’te batarya Viyana’dan Tuna nehir gemilerine yüklendi ve 4 subay ile 80 askerden müteşekkil bir eğitim takımı refakatinde Rusçuk’a doğru yol aldı. 4 Avusturya-Macaristan Tuna monitörü yarı yolda bataryayı karşıladı ve yeni fethedilen Sırbistan ile Romanya arasında akan Tuna Nehri boyunca onlara eşlik etti. Batarya, Romanya kıyılarında menfi durumlarla karşılaşmışsa da, Bulgaristan’da coşku ile karşılandı. Lom Palangası’nda bizzat Bulgar Kralı Ferdinand sevkiyatı selamladı, bunun Tuna’nın iki ucunun birleşmesinin, Tuna yolunun açılışının bariz bir belirtisi olduğunu vurguladı. Batarya 5 Kasım 1915 günü Rusçuk’a doğru yola çıktı. Rusçuk’da bulunan Avusturya-Macaristan ve Alman kolonisi bataryayı candan kutladı. Bu sevkiyat savaşın başından bu yana Avusturya-Macaristan’dan Tuna yolu ile gelen ilk sevkiyat olduğu için büyük bir sevinç yarattı. İki gün sonra batarya trenle Şipka Geçidi’nden geçerek Türkiye sınırına hareket etti. Edirne’de batarya Avusturya-Macaristan konsülü tarafından İstanbul’daki Avusturya-Macaristan Askeri Yetkilisi General Pomiankowski’nin ‘Uzunköprü’de inilmesi ve derhâl Gelibolu’daki 5. Orduya katılması’ hakkındaki emri iletildi. Batarya 15 Kasım 1915 günü Uzunköprü’ye geldi. Eğitim takımı komutanı Üsteğmen Höpflinger ve otomobil subayı (Ulaştırma) Üsteğmen Filipp göreve başladıklarını bildirmek için İstanbul’a General Pomiankowski’ye gittiler ve sonra da Türk Savaş Bakanı Ekselansları Enver Paşa ve Majeste Sultan’a takdim edildiler. Uzunköprü’ye döndükten sonra her iki subay geldiklerini rapor etmek ve yürüyüş yolunu saptamak için Ekselansları Liman von Sanders’e 5. Ordu’ya gittiler. Bu arada 4 toptan ve 7 otomobilden müteşekkil batarya Teğmen Sitta ve Teğmen Lindner komutasında ve Türk askerlerinin yardımıyla harekete hazır hale getirildi. Batarya Türkiye’ye doğru yola çıkmadan önce küçük parçalara ayrılmış ve 140 büyük sandığa yerleştirilmişti.15 Kasım’da Batarya Komutanı Yüzbaşı Barber komutasında 183 asker ve üsteğmen Klob ile Teğmen Jeschek’den müteşekkil takviye geldi. Batarya 19 Kasım 1915’de Gelibolu’ya doğru yürüyüşe geçti. Kafilenin önünde Ulaştırma Üsteğmeni Filipp komutasındaki toplar gidiyor, bunları 120 arabaya yüklenmiş batarya teçhizatı ve cephane takip ediyordu. Batarya, kısmen düşman ateşine açık arazide, kısmen de dağlık arazide ilerleyerek üç gün süren 170 km’lik zorlu yürüyüşü sonunda tamamladı. Bataryanın Yalova Köyü’ne ulaşmasını müteakip Ekselans Liman Paşa Kurmaylarıyla birlikte hoş geldiniz demek için ziyarete geldi. Unutulmaz bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında kıt gereçlerle 8 aydan beri üstün düşman saldırılarına herhangi bir büyük destek almadan en kıt savaş malzemesiyle durdurduğunu anlattı. Havan Bataryası ona Majesteleri Kayserimiz Franz Josef’in sunduğu ilk bariz yardım hediyesi oldu. Sanders, Kayser şerefine bir ‘sağ ol’ çekti ve 5. Ordu’nun şimdi daha etkili olacağı hususundaki ümidini belirtti. 27 Kasım’da batarya Koca Çimen’in 1km doğusunda bulunan Matik Dere’deki mevziinden Mestan Tepe ve Purnar Tepe’deki (Pırnar Tepe) İngiliz siperlerine ilk ateşini açtı.

 

 24 Santimlik Havan

 

 

29 Kasım’da İngilizler tarafından özellikle kuvvetli bir müstahkem mevkii haline getirilmiş olan Kanlı Sırt’a ateş edildi. Atışları gözleyen Ekselans Sanders, bu yıkıcı etki hakkındaki memnuniyetini ve beğenisini bildirdi. 24 cm’lik havan bataryasının gelişinden önce Türklerin elindeki en büyük çapta top 15’lik eski modellerdi. Bu nedenle 24 cm’lik bataryadan büyük başarı bekleniyordu. Batarya takip eden günlerde hemen hemen her gün Anafartalar ve Arıburnu Gruplarının karşısında bulunan çeşitli düşman piyade siperlerini, topçularını ve irtibat yollarını bombaladı. Düşman uçakları bu asap bozucu bataryayı bulmak için çok uğraştılar. Özellikle her ateş açıldıktan sonra, düşman uçakları bataryanın bulunduğu yer olarak tahmin ettikleri bölge üzerinde devamlı uçtular. Ama topların üzerine çekilen çelik ağlara yeşil dallar konulmasıyla itinalı gizleme yapılınca bataryanın yeri saptanamadı. 20 Aralık’ta İngilizler Anafartalar ve Arıburnu’ndan düşmanın mevzilerini boşaltma kararı almalarında bataryanın büyük payı olduğu görüşü herkes tarafından kabul edildi. Devamlı yağan yağmurdan bozulan yol şartları nedeniyle batarya ancak, 25 Aralık’ta çarpışmaların halen devam ettiği Güney Grubu emrine girmek için hareket edebildi. Türk piyadeleri yardımı ile Soğanlıdere’nin sarp yollarından ilerleyerek Tengerdere’ye ulaştı. Orada ana hedef olan iyi tahkim edilmiş 83 Rakımlı Tepe hedef alınarak mevzilendirildi. 8 Ocak 1916’ya kadar batarya her gün ateş açtı.7 Ocak’ta batarya 200’den fazla atışla çok başarılı bir topçu hazırlık bombardımanına katıldı. 9 Ocak günü düşman Türk ordusunun sevinç gösterileri altında Gelibolu Yarımadası’nın güney ucunu boşalttı. Bataryanın subay ve mürettebatına genel bir minnet gösterisinde bulunuldu. 24 cm’lik topların büyük mermileriyle düşman hatlarını yerle bir ettiğini görünce sevinçten parlayan gözlerle Türk askerleri ‘Avusturya Topu’ diye bağırmaya başladılar. Yarımada’yı tahliye etmeden kısa bir süre İngilizler, Türk hatlarına bir yazılı kâğıt attılar. Bu kâğıtta, ‘Avusturya bataryası gelmese çekilmezdik’ yazıyordu. Bu da bataryanın faaliyetleriyle onlar üzerinde büyük etki yaptığını gösteriyordu. Batarya 26 Şubat’ta Akbaş İskelesi’nden Akdeniz Vapuruna yüklenerek İstanbul’a hareket etti…” Üsteğmen Engelbert Filipp* [10]

 

KUK (Avusturya Macaristan) Bataryası İstanbul'da, Galata köprüsü'nden geçerken

 

 

*Üsteğmen Engelbert Filipp’in bağlı bulunduğu makam için hazırlamış olduğu bu raporun çok önem arz eden devamını İsmail Tosun SARAL'ın ilgili makalesinden okumak için lütfen TIKLAYINIZ

 

“Tarihsiz (Muhtemelen Aralık ayına ait bir not olduğu, diğer not kayıtlarından anlaşılıyor)

Arıburnu Karargâhından: Burada insanlar sinek gibi düşüyorlar. Çarşamba günü öğle vakti Türkler mahalli mahfuzlarımıza (160) mermi attılar. Şimdiye kadar böyle müthiş bombardımana tutulmamıştık. Altı havan topu bu bombardımana iştirak etti. Artık şarapnelleri vesaireyi siz takdir ediniz. Bereket versin ki 15-18 kadem bir mahalde bulunuyorduk. Türk ateşi siperlerimizde iyice tahribat yaptı. Bir müddet ağır daneler de düştü Çok telefatımız vardır. Burada iaşe gayet boldur, sebze bile bulunuyor…” [11]

 

“11. 11. 1915
Çanakkale: Artık tünel kazmakta sanatkâr oldum. Durduğumuz yerlerde tavşan hayatı geçiriyoruz. Bombardımanların sonu gelmiyor. ..... hemen mukabele ediyorlar. Mermi parçaları ölüm saçıyor. Buradan sağ kurtarılacak büyük talihi olanlardır…” [12]

 

24 Santimlik KUK (Avusturya-Macaristan) Havan Topu

 

“13. 11. 1915
Türkler dehşetli bombardıman yaptılar. Hayatımı güç kurtardım. Mahalli mahfuzda olmasa idim halim pek fena idi…” [13]

 

“12. 11. 1915
Türkler bir saat zarfında (150) mermi atıyorlar. Geçen gün ileri karakola çıktık. Burası çok tehlikelidir. Bundan sonra bir daha ileri karakola çıkmayacağımı ümit ediyorum…” [14]

 

“12. 11. 1915
Bir Türk mermisi beş kişinin telef ve dört kişinin de mecruhiyetine sebep olmuştur. Artık bu feciata göre göre alıştık…” [15]

“12. 11. 1915
Dört çarpı yedi ebadındaki mahfuz mahalde bulunmak tehlikeyi baistir. Mahfuz mahalden çıkılınca Türklerin her türlü mermisine maruz kalıyoruz…” [16]

 

 Skoda 24'lük Havan ve mermisi

 

 

“13. 11. 1915
Mevzilerimiz kuvvetlidir. Ahval-i hazıra-i siyasiye galiba pek fena gidiyor. İtalya ve Romanya hakiki surette bize muavenet ederlerse vaziyet kesb-i salah eder. Telef olan arkadaşlarımızı bulmak mümkün değil. Umut edelim ki Türkler onları defnetsinler. Harp ne kadar feci bir haldir…” [17]

 

“13. 11. 1915
Bombanın bir tanesi insana isabet edince artık onda hayır kalmaz…” [18]

 

“12. 11. 1915
Türk bomba ve mermileri bizden dört kişiyi daha öldürdü. Gençlerin geleceği sönüyor. Ruslar Almanları izaca başladı…” [19]

 

“9. 11. 1915
Ateş Hattından: Dün (971) rakımlı tepeye çıktım. Bütün Anafartalar ovasını ve etrafını gördüm. Türk endahtının isabeti korkusuyla çekildim…(!)” [20]

 

“13. 11. 1915
Düşmanımız Türklerin endahtı pek güzel. Bir dâne ile iki telef, iki mecruh olmuştur…” [21]

 

“11. 11. 1915
Yirmialtı hafta iki gün oluyor ki ateş içindeyiz. Obüs, şarapnel, bomba vesaire gibi tehlikelerden dolayı baş çıkartamıyoruz. Şimdiye kadar hasta olmayan ve miktarı pek az olan bu bahtiyarlar arasındayım ve ümit ediyorum ki hasta olmayacağım…” [22]

 

“11. 11. 1915
Türkler her cins toplar ile ani bir atış yaptılar. Birkaç siperi tahrip ettiler. Telefatımız azdır. Bombalar pek gürültülü ve mahuvv idi. Baş çıkartmak mümkün değildi. Eski efrad bera-yı .... gidiyorlar…” [23]

 

“17. 11 1915
Tayyarelerimiz Türkleri müteaddiyen iz'ac ediyorlar. Tayyareleri Türk topçuları rahatsız ediyor…” [24]

 

“13.11.1915
Arıburnu: Düşmanın endahtı pek güzeldir lakin tesiratı azdır. Birkaç günden beri ağır toplar kullanmaya başladılar. Bu hal neşemizi kaçırıyor…” [25]

 

“11. 11. 1915
Gelibolu: Türklerin endahtı pek muvafık oluyorsa da tahribat o nispette değildir…” [26]

 

“Tarihsiz
Gelibolu'dan: Bu kış burada kalacak mıyız? Soğukların te'siratını tahayyül ettikçe şimdiden titriyoruz. ....... Alman tahtel ' bahirlerinin muhacemat-ı ........ sonuna kadar harbe devam…” [27]

 

“12.11.1915
Dün mahfuz bir mahal kazarken bir mermi tam isabetle dört kişi telef ve beş kişi mecruh etti. Telef olanların vücutları hurdahaş olmuştu. Türklerin yeni mermileri pek müessir surette telefat veriyor. Bizimkilerin de bittabii aynı tesiri ifa ettiğini düşünmekle memnun oluruz…” [28]

 

“3. 11. 1915
Arıburnu: Pazar günleri çalışmıyoruz. Kışlık zeminliklerin ..... vakit geçiriyoruz. Türk mermileri ölüm saçıyor. Bizimkiler zannedersem başka bir yere gidiyor…” [29]

 

“11. 11. 1915
Burada tebdil-i mevâkii icap ettiği zaman ağırlıklarımızın kesreti dolayısıyla müşkülata düçâr oluyoruz. Bir çok asker berâ-yı istirahat Sebe Cezireden vapurlara irkap edilerek başka taraflara gönderilmiştir. Bu günlerde Türk dostumuz bir çok bombardımanla birkaç telefat verdirmek kabalığında bulundu…” [30]

 

“12. 11. 1915
Yirmi altı hafta iki günden beri siperlerdeyiz (Arıburnu'nda) daima düşmanın kahır atışlarına maruz bulunuyoruz. Fransa cephesi harbindeki muharebe buna nazaran hiç mesabesinde idi. İki gün evvel Türkler yine dehşetli, büyük zayiat veren bombardıman yaptılar. Fransa'da on beş gün muharebeden sonra bir hafta istirahati müteakip ... mezuniyet verildiği halde burada altı aydan beri her gün kazma kürek sallıyoruz…” [31]

 

5’inci Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders, dönemin siyasal vaziyetini ve cephe hatlarındaki İtilaf kuvvetlerine ait hareketliliğin raporlarını dikkate almıştı. 27 Kasım 1915 tarihinde yayımlamış olduğu bir emir gereği, cephedeki bütün grup komutanlıklarına, İtilaf kuvvetlerinin bir geri çekilme operasyonuna karşı keşif ve gözetleme görevlerinde rastlanan belirtilere çok daha fazla dikkat edilmesi ve bu konuyu fazlaca önemsemeleri gerektiğini belirtmişti. Aynı zamanda, İngiltere gazetelerinde geçmeye başlayan tahliye ile ilgili haberlerin böyle alenen yapılmasından kuşku duyulmuş ve bu haberlerin bir şaşırtmaca unsuru olarak kullanılabileceğini düşünmüştü. Bu yüzden kendi birliklerini ikaz ettiği gibi, şayet yeni ve büyük bir takviye ile Çanakkale cephesine çıkarma ve taarruz düşünülmüş olması da masaya konulmuştu. Bu sebeple Saros Grubu’na da daha uyanık bulunmaları hususunda uyarıda bulunmuştu. Bu sıralarda cephenin ateş hatlarında yaşanan siper muharebeleri çok büyük sonuçlar aranacak kadar şiddetli olmasa da, Kasım ayı içinde siperlerden karşı tarafa bomba atma ve lağım infilakları şeklinde devam etmiş ve bu muharebe biçimi de taraflara fazlaca zayiat verdirmişti. Türk topçusu bazı zamanlarda düzenlenen ateş baskınları ile İtilaf kuvvetleri üzerinde etkili olmaya çalışmış ve hedef aldıkları mevzileri hırpalamaya çalışmışlardı. Bu şekilde karşı tarafa hem maddi zarar vermeye hem de moral kırıcı etki oluşturmaya çalışmışlardı. Bu topçu ateşi baskınlarının idaresi ve sonuçları ile ilgili muhakkak raporlar istenmiş ve sonuçlar masaya yatırılarak üzerinde analiz ve taktik çalışmalar yapılmıştı. Seddülbahir kesiminde de lağım faaliyetlerini sürdüren İngilizler, Kasım ayı içinde de bu faaliyetlerine aralık vermemişlerdi. Bu faaliyetler sırasında 52’nci İngiliz Tümeninin 156’ncı Tugayı, Türk siperlerinin tam altında üç lağım patlatmışlardı. Bu patlamanın hemen ardından küçük çapta sınırı belli olan bir taarruz düzenlemeye teşebbüs etmişlerdi. Bu taarruzu İngiliz ve Fransız topları ile donanmanın yoğun ateş desteği takip etmişti. Ne var ki, Türk piyadesinin ve topçusunun direnişi karşısında taarruz sönük kalmış ve hiçbir sonuç elde edilememişti. Benzer şekilde Arıburnu kesiminde de lağım faaliyetleri ve akabinde bazı yerel hücumlara teşebbüs edilmiş ama bunlar sonuç üzerinde etkiye sahip olacak girişimler olarak kaydedilmemişti. Anafartalar kesiminde ise buna benzer faaliyetler oldukça az gerçekleşmiş ve bu bölgede nispeten sakin bir muharebe dönemine girilmişti.

 

İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener 4 Kasım 1915 gecesi Paris’e hareket etmişti. Bir sonraki gün görüşmelerinden sonra yeni Fransız kabinesinin, Gelibolu Yarımadası’nın tahliyesi meselesine şiddetle karşı olduklarını kavramıştı. Selanik’e gönderilecek olan İngiliz birliklerinin ise ne kadar nitelikli olduklarının bir önemi yoktu ve orada İngiliz birliklerinin bulunması yalnızca nicelik için anlam taşıyordu. Lord Kitchener bu durumu idrak eder etmez, Gelibolu harekâtının kaderi üzerinde etkili olabilmek adına yeni bir hevese kapılmış durumdaydı. Onun zihninde oluşan senaryo oldukça ilginçti. Fransa’dan iki taze tümen Çanakkale’ye gönderilir ve bunun yerine Seddülbahir veya Anafartalar bölgesinden iki yorgun tümen Selanik’e gönderilir. Bu taze iki tümen ile Çanakkale Cephesinde kışı geçirmek olanaklı hale gelir. Böyle bir durumda, ordunun Çanakkale Boğazı’nı açmak gibi bir teşebbüsüne donanma unsurları da katılarak, cephenin durumu kurtulabilirdi. İşte çıkmaz içinde bulunan Lord Kitchener’in zihninde oluşan anlık senaryo kısa özetiyle bu şekilde belirmişti. Bu düşüncelerin kendisini aydınlattığı düşüncesine kapılan Lord Kitchener, hemen General Birdwood’a bir mesaj çekmişti;

 

“Mevzilerinizi elde bulundurmak ve ıslah etmek için elimden gelen yardımı yapacağım. Her ne pahasına olursa olsun tahliyenin doğuracağı felaketli sonuçtan korunmak lâzımdır. Mevzilerimizi terk etmek için olduğu kadar elde bulundurarak ve ıslah etmek için de bir plan hazırlayınız ve bunları düşmanın artacak olan topçu ateşlerine karşı emniyet altına alınız. Bunun için ne kadar kuvvet toplayacağımı şimdi söyleyemem. Fakat iki düzenli talim ve terbiye görmüş tümen ile _muhtemelen 27, 28. Tümenler_ bir Gurkhas Tugayı ve Mısır’daki Younghusband’s Tugayını toplayacağımı kuvvetle ümit ediyorum…” [32]

 

General Birdwood’un omuzlarındaki yük artmaktaydı. 6 Kasım 1915’e ulaşan bu haberin ardından İngiltere Başbakanı’ndan da bir telgraf gelmişti;

 

“Hükümetin tahliye kararı vermediğini ve Lord Kitchener’den bir rapor alıncaya kadar bir karara varamayacağını anlamanız lâzımdır. Bu ana kadar, bir tahliye kararı verildiği takdirde tatbik edilmek üzere, fevkâlade gizli olarak bir plan hazırlayınız…” [33]

 

Kasım ayının başlarında Akdeniz Seferi Komutanlığı Karargâhına, ardı arına telgraflar yağmaya başlamıştı. Bir ölçüde İngiltere’de üst yetkililerin panik halinde olduklarını kavrayabilmek için bu haberleşme sıklığını da gözden geçirmek yararlı olabilir. Bu telgraf trafiğine İngiliz Deniz Bakanlığı da dâhil olmuştu. Donanmanın kendi başına Çanakkale Boğazı’nı zorlamasına sıcak bakılmıyordu ama kara ordusundan bir teşebbüs gelecek olursa ve bu teşebbüs ilerletilirse, işte bu halde eş zamanlı olarak bir zorlama fikrinden de tamamen kopulmuş değildi. 5 Kasım gecesi Mr. Balfour, Akdeniz’de bulunan donanma komutanı General de Robeck’e bir telgraf mesajı iletmişti;

 

“İzinli gitmek hususundaki zorunlu ihtiyacınızı Komodor Keyes’den işiterek şaşırmadım, üzüldüm. Bu konuda istediğiniz şekli tercih etmekte serbestsiniz. Lord Kitchener Salı günü akşamı oraya ulaşacak. Kendisi ile görüşerek vaziyeti münakaşa edeceğinizi sanıyorum. Lord Litchener, Keyes’in fikirlerine tamamen vâkıftır. Bulunmadığınız zamanda size vekâlet edecek zatı tayin hususunda, ordunun yapacağı yeni bir taarruza donanmanın da Boğazı zorlamak hususunda azami surette katılacağını göz önünde bulundurmanızı rica ederim. Komutanlığı üstlenecek amiral, bu kritik harekâtı tertip ve idareye muktedir tedbirli fikirlere tamamen uygun olmalıdır…” [34]

 

Amiral de Robeck tedbiri elden bırakmıyordu ve donanmayı panik halindeki Londra’nın durumu kurtarma çabalarına feda etmek istemiyordu. Bu duruşuna uygun biçimde kendisine gönderilen Deniz Bakanlığı’nın telgrafını yanıtlayarak, karşı tarafın gereğinden fazla iyimser kararlar almasının önüne geçmek istiyordu. Robeck’e göre, Marmara Denizine girmek başarılsa bile, bir kısım donanma unsurunun çok kıymetli bir hedef üzerine gitmesi ve bu hedefe ulaşmak için çabuk olması gerekiyordu. Amaçlanan hedef yalnızca Marmara Denizi’ne girmiş olmaktan ibaret ise işte bu takdirde, büyük ihtimalle bu sulardaki donanmayı büyük bir tehlike bekliyor demek olacaktı. Öyle ki, bu durum bir anlamda donanmayı tutarsız bir hedefe koşmak hevesiyle belki de feda etmek olacaktı. Böyle bir durumda Gelibolu Yarımadası’ndaki orduyu denizden muhafaza etmenin hiçbir şekilde yolu kalmayacaktı. Bu olanağın kalkması ile birlikte doğal olarak Selanik’te yapılacak olan harekâtın da tehlikeye düşmesi demek olacaktı. Amiral de Robeck bu temel görüşüne Amiral Wemyss ve donanmanın bütün kıdemli subaylarının da katıldığını Londra’ya bildirmişti. Lord Kitchener ise Gelibolu Yarımadası’ndaki ordunun ve genel olarak harekâtın bütününe ait durumu kurtarma fikirlerine adeta yapışmıştı. Fransa’da bulunduğu sırada da bu hevesini hiç kaybetmemiş, tam aksine bütün çare yollarını aramaya başlamıştı. Bu düşünceler içindeyken Paris’ten, İngiltere Deniz Bakanlığı’na bir telgraf göndererek, yolculuğu sırasında Boğaz taarruzunu müzakere etmek üzere Komodor Keyes’in Marsilya’da kendisine katılmasını istemişti. Ne var ki, bu telgraf Komodor Keyes’e verilememişti ve bu yüzden zamanında yetişebilmesinin yolu yoktu. Keyes, Paris üzerinden İtalya yolunu kullanarak seyahatini sürdürüyordu. Paris’e geldiğinde onun da bir anda tasarladığı projesinin hayata geçme olasılığı belirdiğini gördüğünden, ümitleri tekrar canlanıvermişti. Fransız hükümeti Çanakkale cephesindeki orduyu takviye etmek fikrini tartışıyordu ve Boğaz taarruzuna yardım etmek amaçlı olarak da altı adet Fransız gemisinin Çanakkale’ye gönderileceğini öğrenmek Keyes için büyük sürpriz olmuştu. Bu düşünceler içinde bir an önce Lord Kitchener ile İngiliz Genel Karargâhında buluşabilmek için sabırsızlanıyordu.

 

General Monro, Çanakkale Cephesinin mevcut vaziyeti ve seferin geleceği hakkında hazırlayıp Londra’ya sunduğu rapor ile öne sürdüğü tavsiyelerin, kendisinin bu seferin komutanlığından ayrılmasına sebep olduğunu Mısır’da iken öğrenmişti. Tahliye hakkında çekimser duran ve genel olarak bu girişimin aleyhinde bulunan General Birdwood’un, Çanakkale’deki ordunun başına geçirildiğini ve kendisinin de Selanik’teki kuvvetlerin komutanı olarak tayin edildiği bilgisini alan Monro bu beklemediği sürpriz karşısında afallamıştı. Fransa cephesindeki başarıları ve burada elde etmiş olduğu saygınlığı olan mevkiden sonra, böyle bir görev verilmesi oldukça ağırdı. Oysa kendisi İngiliz Hükümeti’nin tavsiyesi ile Çanakkale gönderilmişti. General Monro yalnızca Çanakkale cephesinin durumu hakkında değil, aynı zamanda buradan yapılacak tahliye sonrasında birliklerin çok daha verimli değerlendirilmesi maksadıyla, Mısır’da General Maxwell ile müzakere etmek için bulunuyordu. General Monro’nun aklında Mısır’a yönelik bir Türk-Alman taarruzunu karşılamak için hazırlıklı bulunmak ve bunu en uygun bir şekilde yapmak için ve Çanakkale cephesinden mecburen yapılacak olan tahliye sonrasında Müslüman halkın yatıştırılması gerekli olduğunda alınacak tedbirler hakkında görüşmeler için bulunuyordu.

 

_______________________________________________________________________________________

Faydalanılan Kaynaklar:

 

Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesi, Cilt V, Kitap III, Atase Yayınları, 2012

Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005

Gelibolu, Peter Hart, Alfa Tarih, 2014

Gelibolu Yenilginin Destanı, Nigel Steel – Peter Hart, Epsilon Tarih, 2005

Gelibolu Harekâtı, Robert Rhodes James, Belge Yayınları, 1965

Gelibolu Hatıraları 1915, Ian Hamilton, Örgün Yayınevi, 2006

Gelibolu 1915, Birinci Dünya Harb’inde Alman-Türk Askeri İttifakı, Klaus Wolf, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014

Avusturya-Macaristan Ordusu 9 Numaralı 24 cm'lik Motorlu Havan Bataryasının Türkiye'deki Faaliyetleri Hakkında Rapor, Tosun Saral, Düşünce ve Tarih, Yıl:2, S.6 (Mart 2015), s.32-37.

Fırtına Mektupları, Yücel Özkorucu, canakkalemuharebeleri1915.com, 15 Aralık 2015

 

________________________________________________________________________________________

 

[1] Gelibolu Hatıraları 1915, Ian Hamilton, Örgün Yayınevi, 2006, s/310

 

[2] Gelibolu 1915, Birinci Dünya Harb’inde Alman-Türk Askeri İttifakı, Klaus Wolf, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014, s/420

 

[3] Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005, s/450

 

[4] Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005, s/451

 

[5] Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005, s/451 (5a)

 

(5a) General Monro’nun Gelibolu Yarımadası’ndaki Kolordu karargâhlarında tümen komutanlarıyla bir araya gelmeden önce, uğradığı bölgelerdeki iptidai vaziyetin etkisinde kalması meselesini Robert Rhodes James şöyle aktarmaktadır;

 

“Monro’nun meslek gururu Hellas, Anzak ve Suvla’daki manzaralardan adamakıllı rencide oldu. Askerler açık kumsallara, sağlam olmayan iskelelere, boğucu toza, şarapnel patırtısına, mermilere, uzun katır dizilerine, her şeyi elden ele karaya çıkarmanın tehlikelerine, sefil zeminliklere, her cinsten levazım yığınlarına ve kavurucu güneşe kendilerini çoktan alıştırmışlardı. Yarımada’ya hemen her yeni gelen, her şeyin iptidailiğinden, daimi icat ve uydurma ihtiyacından ve hemen tam bir malzeme yokluğundan, tehlike, gürültü ve gerginliğin yarattığından geri kalmayan bir şaşkınlığa düşerdi. İngiliz askerinin ister çöl, ister tropik orman veya çamur deryası olsun, kendisini yeni çevreye süratle uydurma kabiliyeti, en bariz vasıflarından biridir, bu bakımdan kumsallardaki kaos manzarası aldatıcı idi. Fransa’da 1916 ve 1917’deki çarpışmaları haber filmlerinde görmek, yirminci asrın ikinci yarısındaki harp sanatına alışmış olanlar için, unutulmaz bir sarsıntı teşkil eder. Bu sadece bir başka harp değil, aynı zamanda bir başka ve iptidai dünyadır da. Bununla beraber 1916 yılı, Garb cephesinde, Monro Gelibolu’ya vardığı zaman, alışmış olduğu muharebe meydanlarında teknoloji ve tecrübede vâsi bir ilerlemeye şahit olmuştu ama general bile burada gördüklerinden afallamıştı. Bu vakıa, Gelibolu’nun köhne iptidailiğini, günümüzdeki bir tetkikçiye belki de başka her şeyden daha iyi anlatır. Anzak’ta Monro kederle Aspinall’e bakarak; “Alice harikalar diyarında gibi…” demişti. “Acayip, hem de daha acayip..” (5b)

 

(5b) Gelibolu Harekâtı, Robert Rhodes James, Belge Yayınları, 1965, s/471

 

[6] Gelibolu, Peter Hart, Alfa Tarih, 2014, s/472

 

[7] İngiltere Başbakanı Asquith, avam kamarasında kabine üyelerinden en az üç, en fazla beş kişiden oluşan “Harp Meclisi” adında yeni bir oluşuma gidilmesini kabul etmişti. Bu meclisin kurulmasıyla birlikte stratejik kararların meclis tarafından alınmasını kabul etmişti. Kabine üyeleri toplam 22 kişiden oluşuyordu ve bu siyasi erkân tüm sorumluluklarda ortak tutulacağı gibi, harp meclisinde alınmış olan kararlar da hemen kabineye ulaştırılacaktı. Hükümet yeni bir karar almadan ve bu kararı icra haline getirmeden önce kurulan bu yeni meclis de gözden geçirecek ve nihai karara varmadan önce tartışma yürütülecekti. Bundan başka mecliste verine kararlar hakkında çoğunluk sağlanamaması halinde, meclis alınan kararı uygulamada yetkili olacaktı.

 

[8] Lord Kitchener’in telgraf emri 4 Kasım 1915 sabahı Gökçeada’daki İngiliz Genel Karargâhına ulaşmıştı. Bu acil ve özel telgraf oldukça dikkat çekiciydi. Şimdiye kadar alışık olunduğu üzere İngiltere’den gelen telgraflar özel bir şifre subayı tarafından açılıp düzenlenmesi işleri yapılmaktaydı. Genel Karargâha ulaşan bu telgraflar seferi kuvvetlerin her zamanki işleri için gönderildiğinden, farklı bir uygulama yapılmadan deşifre edilecekti. Bu yüzden şifre subayı her zaman olduğu gibi telgrafa ait ilk grupları açmaya başladığında, “Çok gizlidir ve bizzat açılacaktır” ibaresiyle karşılaşmıştı. Bu ibarenin görülmesinin ardından şifre subayı, telgrafı kurmay başkanına götürerek ne yapılması gerektiğini sormuştu. Kurmay subayı bu durumda telgrafın şifresinin kendisi tarafından açılması gerektiğini söylemiş ama üçüncü şifre grubunu açınca, “Kimseye söylemeyiniz” ibaresiyle karşılaşmıştı. Üst üste karşılaşılan bu şifre bariyerleri, telgrafın çok ciddi olduğunu ve önemli bir mesaj iletildiği anlaşılmıştı. Böylece kurmay subayı da telgrafın şifresinin devamını açmaya cesaret edememişti. General Birdwood’u uyandıran kurmay başkanı durumu arz etmiş ama Birdwood’da şifre açma konusuna alışık olmadığından ve zamanı iyi değerlendirmek adına ikisi birlikte şifreyi açmışlardı;

 

“Çok Gizlidir
Bizzat Açılacaktır
Kimseye Söylemeyiniz

General Monro’nun raporunu biliyorsunuz. Yarın gece Çanakkale’ye hareket edeceğim. Komodor Keyes’i gördüm. Sanırım ki, Bahriye Nezareti Boğazı zorlamak teşebbüsüne razı olacaktır. Donanmaya yardım için elimizden geleni yapmalıyız. Gemilerimiz Marmara’ya girer girmez Türkler bu gemilerin dönüşlerine engel olurlarsa, bunların ihtiyaçlarını karşılamak için Bolayır kıstağını zapt ederek burasını elde bulundurmalıyız. Bundan dolayı Saros Körfezinde en iyi bir çıkarma yeri neresi olduğunu dikkatle keşfettiriniz, o suretle ki, kıstağın iki tarafında gemilerimiz kıstak üzerinde denize dik her iki tarafa doğru tutulacak mevzileri himaye edebilsin. Bu maksat için lazım olan kıtaları bulmak üzere bütün Seddülbahir’deki eratın adedini azaltabiliriz ve hatta Suvla mevzilerini bile tahliye edebiliriz. Bu iş için kullanılacak kıtalar sizin Anzak’taki askerlerinizden de dâhil olmak üzere en seçme kıtalardan seçilecek, Mısır’dan da bu maksatla kuvvet gönderilecektir. Bu kuvvetler Mondros’ta toplanacaktır. Donanma komutanı belki değişecek ve yerine bu planı uygulamak üzere Amiral Wemyss tayin edilecektir. Ordu Komutanlığına gelince siz genel komutayı üstlenecek ve komutanlarınızı, kıtalarınızı dikkatle seçeceksiniz. Bu plan üzerinde ve yahut kendinizin düşündüğü en iyi bir çare üzerinde çalışınız. Bu anda en doğru işi yapmalıyız. Ben büyük bir felakete sebep olacak ve insanca birçok telef ve esir bırakmak sureti ile pek çok kayıpla sonuçlanacak olan tahliyeye kesin olarak karşıyım. Monro, Selanik’teki kuvvetlere komutan tayin edilecektir…” (8a)

 

Bu telgraf emrini takip eden bir sonraki emir Savaş Bakanlığı’ndan resmi olarak da gönderilmişti. Böylece General Birdwood Akdeniz Seferi Kuvvetleri Komutanlığına getirilmiş, General Monro ise Selanik’e tayin edilmiş olduğu bildirilmişti.

 

(8a) Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005, s/454

 

[9] Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005, s/455

 

[10] Avusturya-Macaristan Ordusu 9 Numaralı 24 cm'lik Motorlu Havan Bataryasının Türkiye'deki Faaliyetleri Hakkında Rapor, Tosun Saral, Düşünce ve Tarih, Yıl:2, S.6 (Mart 2015), s.32-37.

 

[11]…[31] Fırtına Mektupları,(Link verilecek) Yücel Özkorucu, 15 Aralık 2015

 

[32] Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005, s/456

 

[33] Büyük Harbin Tarihi, Gelibolu Harekâtı, C. F. Aspinall - Oglander, 2. Cilt; Arma Yayınları, 2005, s/457

 

Yücel ÖZKORUCU

 

“Evine dönen orduyu durdurma, kuşatılmış orduya daima çıkış kapısı bırak…” Sun Tzu

 

İtilaf Devletlerine ait Akdeniz Seferi Kuvvetleri’nin Gelibolu Yarımadası’nda devam eden ama cephe hatlarında tıkanmış durumdaki muharebeleri açmak için elinde bir tek Ağustos ayı içinde Anafartalar bölgesinden yapılacak kuşatma harekâtının planı bulunuyordu. Başarıya ulaşması halinde gerçekten de etkili sonuç vereceği başından belli olan bu plan İtilaf kuvvetleri adına hüsran ile neticelenmişti. Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanı General Ian Hamilton için yolun sonunu işaret eden Ağustos harekâtındaki başarısızlık kısa süre sonra beraberinde kendisi ve maiyeti için olumsuz sonuçlar getirmişti. 14 Ekim 1915 tarihinde Londra’da toplanan Çanakkale Komitesinde yapılan görüşmelerde Lord Kitchener ve General Hamilton arasındaki son telgraf yazışmalarının sonuçları görüşüldükten sonra bazı kararlar alınmıştı. Ağustos harekâtının ardından zaten güvenilirliği sorgulanmaya başlayan General Hamilton’ın bu görevi sürdüremeyeceği anlaşılmış ve Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanlığından alınmasına karar verilmişti. Bu karar 15 Ekim 1915 tarihinde Hamilton’a ulaşmış ve maiyetiyle birlikte görevi bırakması istenerek, komuta yetkisinin geçici bir süre için Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood’a bırakılması bildirilmişti. General Hamilton 17 Ekim günü görevini General Birdwood’a bırakarak İngiltere’ye hareket etmişti.

 

Osmanlı Genelkurmay Başkanlığının Mısır’a yolladığı Ömer Fevzi Bey, limanda karşıladığı Romanya vapurundan, geleceği bildirilen Gazetecinin çıkmadığını görerek 21 Ekim 1911 tarihinde durumu İstanbul’a bildiren bir mesaj kaleme aldı.

İngilizler 1915’in Ağustos taaruzu ile Çanakkale Savaşı’nda kayda değer önemli hiçbir şey elde edememiş; iki taraf da artık yorulmuş ve çarpışa çarpışa bir açmaza girmişti.

Bu yazının ilk bölümünü okumak için lütfen TIKLAYINIZ

 

Suriye – Filistin Cephesi

 

Birinci Dünya savaşında Süveyş Kanalı önemli bir Alman stratejik hedefiydi. Avustralya ve Hindistan’dan yollanan İngiliz dominyon takviyeleri Kanaldan geçerek batı cephesine ulaşmaktaydı. Süveyş Kanalının ele geçirilmesi ya da büyük ölçüde İngiliz gücünün kanalı savunma amacıyla angaje olması, Almanların üzerindeki yükü hafifletecekti. Türkiye’de ise, Mısır’ı tekrar ele geçirerek, İslam dünyasındaki etkinliğin artırılması gündemdeydi. Sonuçta, İki İttifak ülkenin ortak amacı doğrultusunda, Türk ordusunun Alman komutan, subay ve yardımcı birlikleriyle desteklenmiş, Süveyş Kanalı ana hedefli, Mısır saldırısı gerçekleşti. Açılan bu yeni cephe, Türkiye için Büyük Savaşta en uzun soluklu savaş alanı olmuştur. Suriye – Filistin cephesindeki askeri harekat üç safhada gerçekleşti; Birinci Kanal seferi, İkinci Kanal seferi ve İngiliz karşı saldırısı.

Osmanlı donanmasının Haliç’te geçirdiği yılların ardından eskimişliği fark edildi ve bu durumun düzeltilmesi için donanmanın modernize edilmesiyle alakalı programlar başlatıldı. Bu program dahilinde, birçok ülkeden irili ufaklı gemiler satın alındı. Bu gemilerin arasında, “kendi küçük yüreği büyük” diyebileceğimiz türde olan bir muhrip de mevcuttu: Muavenet-i Milliye muhribi.

 

Gelibolu Yarımadası’na tıkanmış hale gelen cephe hatlarının durumunu iyileştirmek için yapılan girişimlerin ardından, bu tıkanıklığı açmak için başlatılan Ağustos 1915 İngiliz taarruzları da İtilaf kuvvetleri için bir yarar getirmemişti. Bu düğümün Anafartalar bölgesinden çözülmesi için ayın ilk haftasından sonraki günler boyunca sürdürülen faaliyetler çözümsüz kalmıştı. Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanı General Ian Hamilton, Çanakkale cephesinin bundan sonraki aşamaları için İngiltere’ye rapor vermiş ve bir kez daha takviye kuvvetlerine ihtiyaç olduğunu belirtmişti. İngiliz hükümeti her ne kadar Çanakkale Boğazı’nın aşılmasının ve bunun bir an önce yapılmasının önemini takdir etmiş olsa da gelinen en son noktanın ardından özellikle batı cephesi olmak üzere, birinci dünya savaşının cereyan ettiği her iki cepheyi de kontrol etmek mecburiyeti vardı. Üstelik Fransız hükümetinin tüm isteksizliğine rağmen General Joffre’ın sonbaharda batı cephesinde bir taarruz yapılması konusunda İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener’i ikna etmesi, Çanakkale Cephesi için geriye az sayıda bazı seçenekler bırakmıştı.

25 Nisan 1915 tarihindeki kara çıkarmalarının başladığı yerlerden bir diğeri de Seddülbahir bölgesiydi. Gelibolu Yarımadası'nın güneyinde uç noktada bulunan bu yer, çıkarma yapmak için belirlenen 5 ayrı koydan (İkiz Koyu-Pınariçi Koyu-Tekke Koyu-Ertuğrul Koyu-Morto Koyu) oluşmaktaydı.

 

“Anafartalar’ da işler yine kötü gitti. Eski tanrılar dün bize karşı savaştı –sis ve yangın, insanoğlunun icatlarına karşı hâlâ kendi icatlarıyla mücadele ediyorlar…” 22 Ağustos 1915 General Hamilton [1]

 

 

21 Ağustos 1915 günü General de Lisle’ın komuta etmekte olduğu İngiliz 9’uncu Kolordusunun taarruzunda, planlanan hedeflerin ve nihai sonucun yakınına bile varılamamıştı. Bu harekâta takviye olması bakımından Seddülbahir cephesinden getirilmiş olan 29’uncu Tümen, Anzak Kolordusu kuvvetlerinden toplama olan ve Bomba Tepe’yi ele geçirmek için görev alan karma Anzak Tugayı ile Mısır’dan getirtilmiş olan 2’nci Atlı Tümeni de kendilerinden beklendiği ölçüde fayda sağlayamamıştı. Türk savunması Anafartalar bölgesindeki İngiliz Kolordusunun tüm hareketlerini hâkim noktalardan takip ediyordu ve gözlenen gelişmelere göre her an bir taarruz bekleniyordu. Bu taarruz vaktine kadar aradan geçen süre içinde Türk savunması sorumlu olduğu her kesimde siperlerini tahkim etmek ve üzerlerine gelmesi yüksek olasılık dâhilinde olan bir İngiliz taarruzunu karşılamak üzere hazır bulunmuşlardı. Bu hazırlık ve büyük bir kahramanlık içinde mevzilerini korumak için gösterilen sebat ve azim, İngiliz taarruzunu boşa çıkarmıştı.

 

20. Yüzyıl içersinde gerçekleşen uluslar arası çatışmalar içersinde gerek katılan ülke sayısı gerekse uygulanış biçimi göz önüne alındığında, büyük savaş diye tanımlanan birinci dünya savaşı, kitlesel insanlık dramlarının en kapsamlı ve ilk olanıdır. Osmanlı İmparatorluğunun da son savaşı olan ve insanlık eliyle yaratılan bu afet, günümüz jeostratejik ve jeopolitik koşullarının biçimlenmesine de neden olmuştur. Birinci Dünya Savaşı, ikincisi yaşanana kadar Büyük savaş adıyla anıldı. Yaşanan acıları ve insan öyküleriyle de günümüze dek ilgi odağı olmayı sürdürdü. Büyük Savaş, Osmanlı İmparatorluğu için de uzun bir tarihi yolun sonudur. Evrimini tamamlayan İmparatorluk, Büyük savaş sonrasında tarihteki yerini almıştır.

 

6 Ağustos 1915 gecesi İngiltere’den gönderilmiş olan takviye kuvvetleri ile başlatılan büyük harekât, General Ian Hamilton için Gelibolu Yarımadası’nda devam eden siper muharebelerinin açılması ve Arıburnu bölgesi ile Anafartalar kesimine yapılan çıkarmalarla bölgedeki Türk savunmasının kuşatılması demek olacaktı. 7 Ağustos gününden itibaren İngilizlerin elinde, Arıburnu sırtlarındaki Türk savunmasını etkili bir biçimde kuşatma altına almak ve Maydos (Eceabat) yönüne ilerlemek için büyük bir fırsat bulunuyordu. Anzak sektöründe planlanan ConkbayırıKocaçimen Tepe hattını ele geçirme planı ve General Stopford komutasındaki 9’uncu İngiliz Kolordusunun Anafartalar bölgesi sahil kesimini güvenli bölge haline getirmesinin ardından, büyük harekâta kuvvetli bir destek oluşturacağı düşünülmüştü. Henüz ilk günlerden itibaren bir yandan aksilikler kendini gösterirken, diğer taraftan da ileri harekâtın türlü sebeplerle geciktirilmesi sonucunda Saros tarafından bölgeye takviye Türk birlikleri sevk edilmiş ve 8 Ağustos gecesi itibarıyla bir sonraki gün için İngilizler üzerine yapılması düşünülen bir taarruz planlanmıştı. Bölgeye yetişen takviye Türk kuvvetleri ve katı bir savunma anlayışı İngilizleri sersemletmişti. 15 Ağustos 1915 tarihine gelindiğinde, Türk savunmasının önce Anafartalar bölgesindeki başarılı taarruzunun ardından 10 Ağustos günü Conkbayırı kesimindeki süngü hücumu ile de buradan tehlikeyi savuşturmuştu.

 

Kırım Savaşı’nın meydana geldiği yıllarda, 30 Kasım 1853 tarihinde Sinop’ta bulunan donanmamıza baskın düzenleyen Rus Karadeniz Filosu, Karadeniz’de bulunan 7 firkateyn, 3 korvet ve 2 buharlı gemiden oluşan donanmamızı imha ederek bahriyemize büyük bir darbe vurdu. Donanmadaki zayıflığı fark eden Sultan Abdülaziz, donanmanın yeniden inşası programını başlattı. Ülkenin sahip olduğu sınırlı kaynaklara rağmen, İngiltere ve Fransa’daki tersanelere birçok zırhlı savaş gemisi siparişi verildi ve donanmanın yeniden tesis edilmesi için çaba sarf edildi.

Keşke buralarda vazife alsaydım…

AHMET CEMAL PAŞA -1918

Yenilgi sonrasında İstanbul’a dönen Cemal Paşa, Kompartımanın penceresinden gördüğü Anadolu’nun perişan panoraması karşısında, özel kalem müdürü Falih Rıfkı’ya "keşke buralarda vazife alsaydım" sözleriyle yakınmıştı. Eski 4. Ordu komutanının bu cümlesinde, Suriye – Filistin cephesinde yaptırdığı bayındırlık işlerine özeleştiri ve serzeniş vardır. Cemal Paşa Suriye’den ayrılırken, arkasında imar edilmiş kentler, Pozantı’dan Birüssebi’ye dek uzanan kara yolları ve beş yüz kilometrelik demiryolu ağı bırakıyordu. 

 

Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanı General Ian Hamilton, 9 Ağustos 1915 günü Anafartalar’da, 10 Ağustos tarihinde ise Conkbayırı’nda hüsrana uğraması ile birlikte büyük endişe duymaya başlamıştı. Bundan sonrasında ne Seddülbahir cephesinde, ne de umut taşınan Arıburnu ve Anafartalar cephesinde işler hiç de iç açıcı değildi. Hamilton, olan biteni “henüz başarıya ulaşamamak” olarak değerlendirerek öncelikle teselli bulmaya çalışmış ve ardından teknik açıdan hâlâ daha elindeki kozları değerlendirebileceğini düşünmüştü. Şu ana dek yapılan onun son kozuydu. Bununla birlikte, işler yolunda olmamasına rağmen her şey bitmemişti. Bu aşamadan sonra kaybedilecek fazla bir şey kalmamıştı ve eldeki tüm kuvvetlerden en yüksek ölçüde verim alabilmek için yüklenmeye devam edilecekti.

 

ÇEKİRGE YILI 1915

 

1915 yılının başlarında Suriye, Filistin ve Sina çölünde Birinci Kanal Seferinin neden olduğu askeri hareketlilik yaşanırken, Afrika’nın kuytu köşelerinden gelerek Sudan’da toplanan başka bir işgal gücü de son hazırlıklarını tamamlıyordu. Sayıları yüz milyarlara ulaşan istilacılar; Bir ay içinde 3500 kilometre yol alabiliyor, yere indikleri zamanlarda 1000 kilometre karelik bir alanı kaplıyor, her biri kendi ağırlığınca bitki tüketiyor, dişileri ise 100 adet yumurta bırakarak çoğalmayı sağlıyordu.

BARBAROS HAYREDDİN ZIRHLISI

 

Barbaros Hayreddin zırhlısını tasvir eden bir kartpostal.

 

Osmanlı donanmasının ikinci Barbaros’u olarak da anılan Barbaros Hayreddin zırhlısı, 29 Nisan 1894-8 Ağustos 1915 tarihleri arasında denizlerde görev yapmış bir savaş gemisidir. Asıl adı SMS Kurfürst Friedrich Wilhelm olan zırhlı, Alman Donanması’na ait Brandenburg sınıfı savaş gemilerinin sonuncusu idi. 1890 yılında “Panzerschiff D (Savaş Gemisi D)” adıyla kızağa konuldu. Kaiserliche Werft Wilhelmshaven’da (Wilhelmshaven Kraliyet Tersanesi) inşası başlanan gemi, 30 Haziran 1891’de denize indirildi. 29 Nisan 1894 tarihinde Alman donanmasına bağlı Birinci Filo’ya katıldı.

 

1.Rumpler B-1

 

1913 yılında Rumpler Flugzeugwerke tarafından tasarlanmış iki kişilik silahsız bir eğitim ve keşif uçağıdır. 1914 yılından itibaren Rumpler firması ve lisans altında Hannoversche Wagonfabrik tarafından üretimine başlanmıştır. Güçsüz motoru nedeniyle toplam 198 adet üretilmiş, bilahare daha gelişmiş modeli olan “C-1” tipine geçilmiştir. Osmanlı Silahli Kuvvetleri’ne 1915 yılından itibaren 16 adet Alman yardımı olarak gelmiş, 1918 yılına kadar görevde kalmıştır.17 Mart 1915 (deniz muharebelerinden 1 gün önce) Çanakkale cephesine bu uçaklardan bir adet gönderilmiştir.

 

6 Ağustos 1915 günü havanın kararmasıyla birlikte başlatılan büyük İngiliz harekâtı, 8 Ağustos gecesine kadar geçen süre içinde planlandığı gibi yürütülememişti. İngiltere’den gönderilen takviye kıtaları ile Gelibolu Yarımadası’ndaki her iki cephede de tıkanmış olan muharebelerin kaderini değiştirmek isteyen İtilaf devletlerine ait kuvvetlerin eline kolay bulunmayacak bir fırsat geçmişti. Seddülbahir ve Arıburnu cephelerinde bulunan mevcut kuvvetlere yapılan büyük ölçüdeki takviye ile bu cephelerde kendilerine geçit vermeyen Türk savunmasını aşmak için, beraberinde farklı bir taktik plan getirmişti. Arıburnu bölgesinin kuzey mıntıkasında bulunan Conkbayırı Kocaçimen Tepe hattına yeni İngiliz birlikleriyle kuvvetlendirilmiş Anzak taarruzu yapılacaktı. Bu taarruz, 6 Ağustos gecesi Anafartalar kesimine çıkarılacak olan General Stopford komutasındaki 9’uncu İngiliz Kolordusu tarafından desteklenecekti. Eş zamanlı olarak yürütülecek olan bu büyük taarruz planını uygulayarak, Arıburnu bölgesindeki Türk savunmasının kuşatılması ve bu büyük engelin aşılması ümit ediliyordu.

Akdeniz Seferi Kuvvetleri Komutanı General Ian Hamilton, İngiltere’den gönderilen ve Gelibolu Yarımadası’nda Türk savunmasını aşmak için kullanılacak olan yeni ordu birlikleri ile yapılacak harekâta yüksek umutlar bağlamıştı. Bu harekâtın yönü Arıburnu cephesi olarak belirlenmiş ve tüm planlar burada yapılacak olan büyük harekâtın başarısına endekslenmişti. General Stopford’un başında bulunduğu 9’uncu İngiliz Kolordusu Anafartalar kesimine çıkarma yapacak, liman çevresini emniyete alarak bölgedeki hâkim tepeleri ele geçirip işgal edecek ve devamında ise Arıburnu sırtlarında bulunan Türk savunmasının kuşatılması ve geri atılmasında yardımcı olacaktı. Bu yardım, ConkbayırıKocaçimen Tepe hattına taarruz edecek olan ve yeni ordu birliklerince takviye edilmiş Yeni Zelanda ve Avustralya Tümeni’nin harekâtına destek şeklinde olacaktı.

ÇANAKKALE SAVAŞI’NDA BİR BAŞKA DÜŞMAN

 

Çanakkale savaşı 100 yıl evvel sona erdi fakat geride bıraktığı izler bizi her geçen gün yeni bulgulara yönlendiriyor. Bu yazıda sizlere koleksiyonumdan bir seçkiyle “Çanakkale Savaşı’nda hastalıktan” bahsedeceğim; yani cephe gerisinde cebelleşilen düşmandan…

 

7 Ağustos 1915 sabahı gün doğmadan önce Conkbayırı - Besim TepeKocaçimen Tepe hattını ele geçirmek üzere Anzak bölgesinde başlatılan harekât umulduğu gibi gelişmemişti. İngiltere’den bölgeye gönderilen takviye birlikleri ile daha da güçlenen Anzak kuvvetleri, hedeflerindeki tepeleri ele geçirmek için belirlenen zamanın gerisinde kalmışlardı. Birlikler arasında görev bölümü yapılmıştı. Tepelere hücuma geçecek olan birlikler iki kola ayrılmışlardı. Sağ hücum kolu Şahin Sırtı üzerinden Conkbayırı’na yaklaşma yolunda harekete geçmiş ancak pek çok aksilik ve karışıklıklar sonunda 7 Ağustos sabahı gün doğduğunda ancak bu sırtın eteklerine kadar yaklaşabilmişlerdi. Bu yöne taarruza geçmesi gereken Yeni Zelandalıların planlanan sürenin gerisinde kalması Yüksek Sırt üzerindeki Avustralyalılar için bir anlamda hüsran olmuştu. Sol hücum kolunda ise 4’üncü Avustralya Tugayı ve 29’uncu Hint Tugayı kendi aralarında ikiye ayrılmışlardı ve Besim Tepe – Conkbayırı hedefini 7 Ağustos gün doğumundan önce ele geçirmeleri gerekiyordu. Ne var ki bu plan da istendiği gibi yürütülememiş, birliklerin tamamı tepelerin eteklerinde mevzilenerek dinlenmek ve karışıklarını gidererek düzenlenme ve mevzilenmeye geçmişlerdi.

 

 

DENİZ KUVVETLERİMİZ'İN KARA GÜNLERİ VE ÇANAKKALE'DE ÇAĞI YAKALAMASI

 

 

Sultan Abdülaziz’in büyük paralar harcayarak oluşturduğu donanma 1800lü yılların sonlarında, II. Abdülhamit tarafından Haliç’e çekilerek görev yapamayacak bir pozisyona getirilmişti. Abdülhamid’in Donanmayı hareketsiz bırakmasında 4 ana neden vardır;

 

6 Ağustos 1915 gecesi Arıburnu bölgesinde Anzak kuvvetlerinin, bulundukları cephede ve Seddülbahir bölgesindeki muharebelerin gidişatında belirleyici bir dönüm noktası olacaktı. 29’uncu İngiliz Tugayı, 29’uncu Hint Tugayı ve 13’üncü İngiliz Tümeni ile takviye edilen Anzak birlikleri ConkbayırıKocaçimen Tepe hedefine ulaşmak ve buradan Türk savunma hattının sağ yanını baskı altına alarak, öncelikle bu tepe hattına yerleşmek ve avantaj elde etmek istiyordu. Arıburnu bölgesindeki Kuzey Grubu Komutanlığı’nın Anzak hattının kuşatılması fikrinin gelişme şansı yok gibiydi. İngiliz donanma topçusunun varlığı, Arıburnu yamaçları ve sahil hattındaki bölgelere Türk yığınağı yapmasını olanaksız kılıyordu. Anzak bölgesinin kuzey sahil kesiminde bulunan Türk ileri karakolları vardı ama onlar da aynı sebeple bulundukları alanlarda rahat bir yerleşim içinde olamıyorlardı. Bu sahil hattındaki Türk ileri karakollarının görevi, Anzak bölgesinin kuzeye doğru genişlemesine tedbir almak maksatlı olarak gözetleme ve savunma yapmaktı. 6 Ağustos 1915 gecesi başlatılacak olan Anzak harekâtına destek olmak için İngiltere’den gönderilmiş olan büyük takviye kuvvetlerinden General Stopford komutasındaki 9’uncu İngiliz Kolordusu Anafarta Limanı içine ve Küçük Kemikli Burnu’nun güney kısmında bulunan bir bölümde çıkarmalar yapacaktı.

Almanlar 1. Cihan Harbinde müttefikimizdi. Ancak Birinci Dünya Harbinde 500 Almanın hayatını kaybetmesine, bazı Alman asker ve üst rütbeli subayların başarılarına rağmen bir türlü Çanakkale Zaferine ortak olmadılar. Yıllardır Çanakkale Muharebelerini araştıran Askeri Tarih Araştırmacıları ve Harp Tarihçilerinin merakla yanıtını aradığı, fakat bulmakta zorlandığı sorulardan biriydi bu. Fakat Alman Parlamentosunun Ermeni Tehcirini ve 1915 olaylarını kabul etmesiyle bu soru birinci elden yanıtını buldu.

 

Kut ül Amara zaferi 1952 yılına kadar bir bayram olarak kutlanmaktaydı. Ancak anlaşılamayan ve açıklanmayan nedenlerle ve özellikle Nato topluluğuna girdikten sonra bu kutlamalara son verilmiş, Kut zaferi unutulmuştur. Bu galibiyetin önemli olmasının bir nedeni de köklü askeri geleneğe sahip olan İngiliz ordusunun tarihinde görülmedik biçimde bir kitlesel teslim oluşu gerçeğidir. Diğer gerçek ise İngilizlerin karşısında, kendilerinden daha eski bir askeri geleneğe sahip olan ve değerini takdir edemedikleri Türk ordusunun bulunmasıydı.

Akdeniz Sefer Kuvvetleri’nin, Gelibolu Yarımadası’ndaki harekâtını gecikmeli de olsa başarıyla sonuçlandırmak üzere, İngiltere’den gönderilen takviye kuvvetleri ile birlikte uygulamaya geçilmişti. Arıburnu bölgesinden yapılacak ana harekât ile hızlı bir çözüme gidilmesi ve burada Sarı Bayır silsilesini ele geçirerek Türk savunmasını sağ kanadından ve gerisinden kuşatmak ve bölgede hâkimiyet kurmak için hazırlanan planlar hızlı olmayı ve kararlılığı gerektiriyordu. Conk BayırıKocaçimen Tepe mıntıkasını ele geçirmek üzere 6/7 Ağustos gecesi harekete geçilmiş ama yaşanan karmaşalar yüzünden, hazırlanan planlar pratikte kolayca uygulamaya konulamamıştı. Şahin Sırtı’ndan Conk Bayırı’na tırmanmak durumunda olan Anzak sağ hücum kolu, bu tepeye varmak ve Türk savunması burada yerini almadan ele geçirmek için geç kalmıştı. Aynı şekilde sol hücum kolunda da problemler yaşanmış ve ikiye ayrılmış olan bu hücum kolu da ele geçirmeleri gereken Kocaçimen Tepe – Besim Tepe hattına varmak için gecikmişti. Bu çevirme harekâtı gün doğmadan önce tamamlanmalı ve hedefler ele geçirilerek emniyet altına alınmalıydı. Bu operasyonun başarısı tüm harekâtın kaderini değiştirmesi bakımından son derece önem arz ediyordu.

MUHAREBE ALANI YER İSİMLERİ

13 Aralık 2017
01 Aralık 2017
07 Ekim 2017
30 Eylül 2017
29 Ağustos 2017
20 Ağustos 2017
29 Haziran 2017
12 Nisan 2017
12 Mart 2017
24 Şubat 2017
17 Şubat 2017
11 Şubat 2017
27 Aralık 2016
26 Kasım 2016
25 Ekim 2016
20 Ekim 2016
11 Ekim 2016
29 Eylül 2016
11 Eylül 2016
14 Temmuz 2016
13 Temmuz 2016
04 Temmuz 2016
28 Haziran 2016
15 Haziran 2016
05 Haziran 2016
03 Haziran 2016
15 Mart 2016
06 Mart 2016
01 Mart 2016
26 Şubat 2016
16 Şubat 2016
14 Şubat 2016
12 Şubat 2016
08 Şubat 2016
03 Şubat 2016
01 Şubat 2016
30 Ocak 2016
10 Ocak 2016
31 Aralık 2015
22 Aralık 2015
03 Aralık 2015
03 Aralık 2015
28 Kasım 2015
27 Kasım 2015
26 Kasım 2015
15 Kasım 2015
09 Kasım 2015
04 Kasım 2015
02 Kasım 2015
01 Kasım 2015
29 Ekim 2015

 

© 2015-2017 www.canakkalemuharebeleri1915.com